Çatışma ortamında serbest gazetecilik: Kimden yanasın – Kumru Başer

Mahmut Bozarslan ve Hatice Kamer Kürt illerinde “serbest” ya da “bağımsız” gazeteci olmayı anlatıyorlar…

 “Köyümüz üç kez yakıldı. Lice’ye bağlı Akro diye geçer. Dedeme büyük dedesinden kalma bir ceviz ağacımız vardı. Böyle, çapı üç metre falan vardı. Çok değer verdiğimiz bir ağaçtı, atadan dededen kalma. O ağaca top mermisi isabet etmişti. Paramparça oldu. O ağacı gördüğüm zaman oturup ağlamıştım. Hiç unutmadım onu.”

Diyarbakırlı serbest gazeteci Mahmut Bozarslan’ın 90’lar deyince hatırladıkları.

Kürt illerinde konuştuğunuz herkese, 90’lardan ne hatırlıyorsun diye sormak gerekir aslında. Bugün yaşananlar karşısındaki duygularını o zaman biraz daha iyi anlarsınız.

Bu kez meslektaşlarımla dayanışmak için Haber Nöbeti ile gittiğim Diyarbakır’da, uzun yıllardır tanıdığım iki meslektaşım; Mahmut Bozarslan (*) ve Hatice Kamer (**) ile buluştuk, günümüzde, bölgede  “serbest” ya da “bağımsız” gazeteci olmayı konuştuk.


Mahmut Bozarslan (Fotoğraf: Kumru Başer)

MAHMUT BOZARSLAN: HEPİMİZİN PSİKOLOJİK TEDAVİ GÖRMESİ LAZIM

Mesleğe 90’ların ortasında başladım ama bence şu an daha gerideyiz. Mesleki anlamda da, bölgede yaşanan olaylar anlamında da.

O günlerde bölgede özellikle Kürt medyasında çalışan gazeteciler öldürülüyordu, şimdi bütün gazeteciler süründürülüyor.

Türkiye’nin batısındaki meslektaşlarımızın sıkıntısı hükümet yandaşı ya da karşıtı olmak. Burada ise hükümet yanlısı medya dışında, Kürt medyası var, bağımsız gazetecilik var.

Kürt medyası ve ana akım medya

En çok etkilenen Kürt medyasında çalışanlar. Görmüşsünüzdür, kafalarına silah dayandı arkadaşlarımızın, ölümle tehdit edildiler, saldırıya uğrayan oldu, hala tutuklu olanlar var.

Anaakım medyada çalışanlar da güvenlik güçlerinden, yerel yetkililerden yana sıkıntı yaşıyor ama asıl halkın büyük tepkisiyle karşılaşıyorlar. Halk çok öfkeli.

Mesela Newroz’da, alanın girişinde böyle bir arkadaşımla karşılaştım. Çok mahcup bir halde “Ben içeri gelmeyeceğim. Biliyorsun, rahat çalıştırmıyorlar bizi” dedi. Açıkçası üzüldüm de haline.

Irak Kürdistan’ı medyası

Irak Kürdistan Bölgesi merkezli medyanın Erbil’den sonra en aktif olduğu yer Diyarbakır. Mesela en faal, Rudaw TV KDP’ye yakın. Ama sahaya çıkıp çalışamıyor. PKK çizgisi ile çatıştıkları için burada Kürt kurumlarının etkinliklerine davet edilmiyorlar. Halk arasında da rahat rahat gezip dolaşamıyorlar.

Kürdistan 24 diye yeni kurulan bir kanal var, o da KDP çizgisinde. Güvenlik güçleri kartlarında Kürdistan 24 yazdığı için sıkıntı çıkarıyor. Halk arasında da K24,Türkiye’de hükümete yakın Tv24 ile karıştırılıyor.

Serbest gazeteci nedir bilinmiyor

En çok zorluk çekenler arasında, bizim gibi serbest gazeteciler var. Sayımız da çok arttı son zamanlarda.

Birinci sorun, sarı basın kartı konusu. Buradaki yerel yetkililer, güvenlik güçleri serbest gazetecinin ne demek olduğunu bilmiyorlar.

“İlle sarı basın kartı gerekir” diyor. Kurum kartı gösteriyorum. “Bu kartın sahtesi yapılabilir” diyor. Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti genel sekreteriyim, Cemiyet kartını gösteriyorum, “Bu da olmaz” diyor. E ne o zaman? Halk da kuşkuyla bakıyor “Serbest gazeteciyim” deyince. “Kimden yana?” diye düşünüyor.

Çatışma ortamı , Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktür, gazetecinin ortada bir yerde olabileceği, kendi gözlemini aktarabileceği fikrini iyice ortadan kaldırdı.

Batıdan gelen giriyor, ben giremiyorum

Hepsinin ötesinde Kürt gazeteci olmak sorun. Örnek vereyim: Diyarbakır Sur’da üç ay operasyon oldu. Diyarbakır’da yaşayan gazetecilerden sadece bir kaçı operasyon bölgesine götürüldü. Sürekli Ankara’dan İstanbul’dan gelenler gitti.

Ben gazeteciyim. Devletin istihbaratı, güvenlik güçleri beni biliyor. Eğer bir tehdit oluşturuyorsam gereğini yapsınlar. Oluşturmuyorsam bu ayrım niye?

Bu mesleki anlamda da kırıcı bir durum. Buradaki herkesi düşman görürsen nasıl bir yarın kuracaksın?

Hepimizin psikolojik tedavi görmesi lazım

Bir başka mesele ortamın psikolojik etkisi. Ben şunu iddia ediyorum. Burada görev yapan gazetecilerin tamamının psikolojik tedavi görmesi lazım.

En son Cizre’ye gittim, bir hafta kendime gelemedim. Durduk yere eşimle kavga etmeye başladım, içime kapandım. Yatıyorum kalkıyorum gözümün önünde hep Cizre. O insanların ağlayışları, çaresizlikleri. Artı benim bir şey yapamamam. Gidiyorsun, fotoğraf çekiyorsun, görüntü alıyorsun, dönüyorsun. O insanı acılarıyla baş başa bırakıyorsun. İnsanların anlattığı hikayeler… Haydi yarısı abartı olsun, yarısı bile insanı psikolojikman çökertmeye yeter.

Cizre’yi geçtik burası. Beni en çok yaralayan olaylardan biri de Sur. Bu olaylardan önce, Sur’un ayrı bir havası ayrı bir tadı vardı. Diyarbakır demek Sur demek. Yıllardır en az iki günde bir mutlaka gelirdim buraya. Hasan Paşa hanıydı, Ermeni kilisesiydi, ara sokaklarıydı, çantamı atardım omzuma, gezerdim. Gidip Ermeni kilisesinde ayaklarımı uzatıp çay içer, kafa dinlerdim. Bugün bu bölgeler kapalı. Dört ayaklı minarenin orayı geçen gün bir açtılar gördük. İçler acısı bir durum. Kelimelerle anlatılamaz.

Gene de çatışmalı dönemde bile gelip girmeye çalıştım hep. Hani bir arkadaşın yaralı, hastaneye ziyarete gidiyorsun, ona moral veriyorsun gibi bir şeydi.

“Kızıma terörist demeyin ne olur”

Bunların yanında, Sur’dan göç etmek kaçmak zorunda kalan insanların acılarını görüyorsun.

Orada silahlı militan veya değil, on yedi yaşında biri ölmüş, üç ay olmuş ailesi cenazesini alamıyor. Rozerin Çukur. Babası aradı, “Haberlerde kızıma terörist diyorsunuz, ne olur öyle demeyin” diye. Ne diyeceğimi şaşırdım.

Bir insan öldükten sonra sıfatlar takılması gerekmiyor, insanlar bunu hak etmiyor. Cenazesinin bir şekilde alınıp ailesine verilmesi gerekiyordu.

Suriye’yi düşünüp avunmaya çalıştım

Evim Sur ile Bağlar’ın arasında. Üç ay Sur’da yaşanan her şeye, top atışları, tanklar, helikopter uçuşları, çatışmalar, birebir tanık oldum. Annemin evi hemen Sur’a bakıyor. Yirmi metre. “Ön odalarda yatmayın” diyorduk.

Çatışmalar gece boyunca sürüyordu,103 gün, her gün, uyku yok. Hiç bitmeyecekmiş gibiydi.

Suriye’yi düşünüyordum kendimi avutmak için. “Orda kat be kat fazlası oluyor. İnsanlar neler çekiyor abartmayalım ayıptır” diye diye, üç ayı öyle geçirdim.


(Fotoğraf: Mahmut Bozarslan)

“Adını dağlara yazdım” ve duvar yazıları

Beni en derinden yaralayan şeylerden biri de o duvarlara yazılan yazılar. Derin bir kırılma yarattı bende. Kadınlar üzerinden Kürtlerin aşağılanması, iğrenç sloganlar, o nefret söylemleri. Tekrar etmek istemiyorum çünkü söyledikçe tüylerim diken diken oluyor.

Çok sevdiğim bir şarkı vardı. Resul Dindar söylerdi “Adını Dağlara Yazdım.” Cizre’de insanların yakıldığı bodrumun bulunduğu binanın duvarına “Adını Cizre’ye yazdım yârim” diye yazmış bir psikopat.

Resmen birisi sanki düğmeye bastı, “Gidin orda ne yapıyorsanız yapın, Kürtleri bu devlete düşman edin. Kalan az bi şey kırıntısı varsa onu da yok edin” dedi.

Taraf olmayan bile kinlenir

Kimse üzerinde durmuyor ama çok ağır. Kürtlerin de en hassas olduğu konulardan biri. Kadın üzerinden bu denli hakaret ilk kez oluyor. Duygusal bir kırılmaya yol açıyor. En bu işe taraf olmayan adam bile bunu görünce kinlenir. Maalesef bir-iki soruşturma dışında bir şey yapılmadı. Bütün hızıyla devam ediyor.

Eskiden fotoğraflardım, artık görünce yüzümü çeviriyorum.

Sen bu insanlardan vergi alıyorsun sen bu insanları askere alıyorsun. Bu insanlar seçimde oy veriyor. Vatandaşlık kavramının bütün gereklerini yerine getiriyorlar. Bu insanlar bunu hak etmiyor.


Hatice Kamer  (Fotoğraf: Kumru Başer)

HATİCE KAMER: DUYGULARIMI KAYBETTİĞİMDE GAZETECİLİĞİ BIRAKACAĞIM

90’larda buradaydım hep, Diyarbakır’da, Silvan’da. Üniversite için şehir dışına çıktığım dört-beş yıl hariç. Ama şu anda 90’larla kıyaslanmayacak kadar zor bir süreç yaşıyoruz. Ben buna hızlandırılmış 90’lar diyorum.

Çatışmalar o zaman hep dağdaydı, belki kentlerde o yoğunluğu bilmiyorduk. Şimdi kapımızın, gözümüzün önünde..

Ne oluyor, bombalama sesleriyle uyuyoruz. Sabahın köründe ezan sesine karışan bomba sesiyle uyanıyoruz. Gecemizin gündüzümüzün birbirine karıştığı, hayatının tadının tuzunun çekildiği bir süreç.

Süreç devam ettiği için bizi ne kadar çok etkilediğinin farkında değiliz aslında. Hani bir darbe alınca sıcağı sıcağına fark etmezsiniz onun gibi.

Ama içindeyken bile mesela bir kadın olarak metabolizmamda bir çok değişikliklerin olduğunu, sağlığımın etkilendiğini fark ediyorum. Psikolojimiz de etkileniyor. Yaşanan her şey bir şekilde vuruyor.
Hem içindesin yaşıyorsun hem haberini yapıyorsun. Yaptığımız haberin şiddetine uğruyoruz.

Gazeteciliğimiz derecelendiriliyor

Mesela şurda yanı başımızda hâlâ sokağa çıkma yasağı var Sur’da.

Öncelikle oralara gidememek çok koyuyor insana. Giremiyorsunuz. Gazeteciliğiniz derecelendiriliyor. Yani birileri giriyor ama siz giremiyorsunuz. Girebilmek için hükümete, devlete yakın olmak gerekiyor.

Oysa gazeteci iki tarafa da yakın olmamalı, ortada durabilmeli. O eşit mesafeyi koruyabilmeli. Ama maalesef gazeteciliğin de öldürüldüğü bir süreçten geçiyoruz.

Haberin dengesi nerede?

Ben en fazla haberin dengesini kurmaya çalışırken, doğru habere ulaşmaya çalışırken zorlanıyorum.

Mesela bir yerde sokağa çıkma yasağı var, gidemiyorsunuz. Ama oradaki insanlarla iletişim kurup doğru dürüst haber almaya, haberi doğrulatmaya çalışıyorsunuz. Doğru kişiye ulaşabilmek için bile on-on beş kişiyi aramanız gerekiyor.

Ağustos ayından bu yana sürekli sokağa çıkma yasağı olan yerlerde yaşayan insanlarla iletişim kurarak ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Devlet kaynakları ana akım medya bir şekilde bir şeyler veriyor. Kürt medyası da kendine göre bir şey veriyor. Ama orada gerçekten ne oluyor? Ona ulaşmak çok zor.

Taybet Ana benim annem olabilirdi

Beni en çok zorlayan, insan olarak en çok etkileyen Cizre’de Silopi’de olup bitenler oldu.

Silopi’de Taybet İnan’ın oğluyla konuşuyorsunuz. Ben konuştuğum sırada daha annesinin cenazesi yerde, günlerdir alınamamış. Düşünsenize o sizin anneniz de olabilirdi. Dünyanın en büyük cezası bu. Anneniz öldürülüyor. Yetmiyor, bir hafta boyunca yerde yatan cenazesini izlemek zorunda kalıyorsunuz. Çocuğu, “Kurda kuşa yem olmasın diye sürekli bakıyoruz” diyor. Onunla konuşurken sesinizi sağlam tutmaya çalışıyorsunuz.

Bodrumların haberini yapmak

Aynı şekilde Cizre’de Mehmet Tunç, Mehmet Yavuzel. İlk temas ettiğimizde sonucun böyle olacağını hiçbirimiz kestiremezdik. Sadece bize yansıyan bodrum hikâyeleri vardı. Anlatılanlar ne derece doğruydu, bunu anlamaya çalışıyorduk.

İlk konuştuğum insanlardan biri Mehmet Yavuzel’di. DBP parti meclisi üyesi 23-24 yaşlarında bir genç. Telefonu çaldırdım, tesadüfen çıktı. Sesi çok bitkin geliyordu. Olan biteni anlattı. Yardım beklediklerini söyledi. Arkadaşlarının öldüğünü, yavaş yavaş cesetlerin kokmaya başladığını, birçok kişinin kanamasının ağır olduğunu yastık ve yataklardaki elyafı çıkarıp kanamaları durdurmaya çalıştıklarını, çok kötü koşullarda olduklarını söylüyordu.

Sonra Mehmet Tunç’la konuştum. Sürekli yaralılar için kamuoyu yaratmaya çalışıyordu. Birilerinin devreye girip onları ordan alması için çabalıyordu. Sesindeki o samimiyete inanıyorsunuz. Arkadan gelen inleme seslerini duyuyorsunuz.

Onların çaresizce yardıma ihtiyacımız var demeleri karşısında hiç bir şey yapamamak… O insanlara, en azından yaşama haklarının korunması, tedavi hakları için bir şeyler yapılması gerekiyordu.

Velev ki devletin gözünde suçlu, velev ki devletin gözünde o devlete baş kaldıran biri, biz yargıç değiliz ki. Siz, sadece yaptığınız haberlerle bunu gündeme taşımaya çalışıyorsunuz.

Sandıktaki cenaze

Cizre’ye açıldıktan sonra ilk giren ekiptik biz. Cizre yanık ve cenaze kokuyordu. 145 kişinin yakılarak kemiğe dönüştüğü koca bir mezarlık.

Önce bir evde, sandığın içinden bir cenazenin çıktığını söylediler, oraya gittik. Soğukkanlı olmaya çalışıyorum. Bazen haberi yapıyorum. Sonradan kendi çektiğim görüntüleri izlerken dehşete kapılıyorum. Burada da önce bir dondum.

Bir cenaze var battaniyeye sarılmış. Yüzünü açtılar, simsiyah olmuş, şişmiş, gözleri akmış. Kadın mı erkek mi anlayamadım. Muhtemelen hayatta kalabilmek için sandığın içine sığınmış ve orda öldürülmüş.

Bir aile, bir insan, bir hayat. Acaba son gördüğü kare neydi? Böyle şeyler düşünüyorsunuz.

Bodrumları adlandırmışlar

Sonra birinci bodrum. Tıpkı Mehmet Tunç’un söylediği gibi merdivenlerin olduğu kısım çökmüş, küçük bir geçit açılmış, ordan girilebiliyor. Karanlık. Çocuklar telefonla ışık tutuyor. Küllerin içinde kemikleri gösteriyorlar. Hani tandırların dibince küller birikir ya aynen o şekilde. Işık tutulunca omurga parçaları, kemikler, kafatasının belli kısımları, kaburga parçaları,  üzerinde et parçaları kalmış, bir el, bilek kısmı.

Ben onları görünce birden Mehmet Tunç’un sesi kulaklarımda çınladı, sanki onların kemiklerine basıyorum gibi geldi. Nefesim daraldı,  hemen ordan çıktım.

Sonra diğer bodruma gittik. Zaten adlandırmışlar. Birinci bodrum Mehmet Yavuzel, ikinci bodrum Mehmet Tunç, üçüncü bodrum Derya Koç diye.. Şehrin tarihi olmuş. Burada altı katlı bir bina vardı diyorlar. Bina yok şimdi. Dümdüz olmuş.

O dümdüz olan yerden insan kokusu geliyor. Terlikler, kumaş parçaları, pamuklar. Daha kazılmamış.

O ağır yas, o ağır ölüm havası Cizre’nin tamamında. O insanlara dokunuyorsunuz, yardım edemiyorsunuz. Temas ediyorsunuz yanıyorsunuz.

Zaman zaman durduk yerde ağlıyorum. Ya da bazen donup kalıyorum.

İnsan olunca, elbette ki bunları hissediyorsunuz. Benim zaten en korktuğum şey duygularımı kaybetmek. Böyle bir şey olduğunu fark ettiğim an gazeteciliği bırakacağım.

Burada haber yapılmasın istiyorlar

Bu süre içinde sürekli karşımızda yüzü maskeli polisler vardı. Hiçbir şekilde çekim yapamıyorsunuz. Tamam onlar da diyelim ki emir kulu, onlar da çok ağır koşullarda çalışıyor, sinirleri laçka. Ama son dönem gazetecilere muameleler çok çok kötü.

Öncelikle orada çok kötü şeyler dönüyor. Kanunsuz şeyler yapılıyor. Bunun da farkındalar. Farkında oldukları için de haber yapmaya çalışan gazetecilere yönelik tavırlar çok sert oluyor. Buradan hiç haber yapılmasın istiyorlar hatta. Yapılacaksa bülten gibi onlar ne diyorsa onun üzerinden yapılsın istiyorlar. Bunun dışında çıkacak her türlü haber onlara göre “terör örgütüne hizmet eden haberler”.

Oysa ki haberi yaparken siz gerçeği bulmaya çalışıyorsunuz, etki altında kalmamaya çalışıyorsunuz. Ama gerçekler rahatsız ediyor. Çünkü yaşananların hiç insani olmadığını aslında onlar da biliyor.

90’lar gibi olacağı düşünülüyor. O yıllarda yaşananların hangisini kayda alabildiniz ki?  O kadar çok şey yaşandı, hangisi biliniyor?


Hatice Kamer’in evi  (Fotoğraf: Hatice Kamer)

Silvan’a, eve ve 90’lara dönüş

Silvan’a yasaklar kalktıktan sonra gitmek beni çok etkiledi çünkü Silvanlıyım ve en yoğun çatışmalar benim doğup büyüdüğüm yerlerde geçti.

Yasak kalktıktan sonra gittiğimde, çok karmaşık duygular yaşadım, 90’lara gittim geldim.

Silvan’da 90’lı yıllarda bine yakın insan faili meçhullerde öldürülmüştü. Gündüz gözüne insan öldürürlerdi. Mesela benim liseden arkadaşlarım öldürüldü. Lise öğretmenimiz öldürüldü. O insanlar öldükleriyle kaldılar. Bugün yaşananlar o zaman yaşananların bir sonucu deniyor ya, çok da haksız değiller. Babası gözlerinin önünde öldürülmüş bir sürü insan tanıyorum ben. Bunlar unutulacak şeyler mi?

Bir kaç ay önce yaşanan çatışmalarda Silvan’dan sembol gibi yaygınlaşan bir fotoğraf vardı görmüşsünüzdür. Delik deşik olmuş üç katlı bir ev. O ev 90’larda JİTEM’in karargahıydı. Orda bir sürü insan kaybedilmişti. Bizim evimize yakındı ama geçerken gözümüzün ucuyla bile o eve bakamazdık biz. Bilirdik ki aslında bir karakol var orada. Ancak Silvanlılar bilebilir o evin ne anlattığını.

O evin son çatışmalarda delik deşik olduğunu görünce, birden 13-14 yaşındaki Hatice’nin gözüyle baktım oraya. Kendi kendime “Hiç üzülmedim bu eve dedim. Evet, içinde oturan insanlara yazık olmuştu. Eşyaları gitmiş, evsiz kalmışlar. Ama  sanki ev suçluymuş gibi içim soğudu. Sonra kendimden utandım. Ama ben değil, o örselenmiş çocukluğum söylüyordu işte.

Ayna, üzerindeki dantel ve geçmişe bakmak

Anneme yakında Silvan’ı dolaştırdım. Keşke dolaştırmasaydım. Hüngür hüngür ağlamaya başladı “Silvanımızı öldürmüşler” diye.

Sokağımıza gittik. Evimiz duruyor. Tek katlı, küçük bir ev. Toprak damlı. Demir kapısı var. Ama dış kapının üst kısmını kırmışlar. Oradan eyvan dediğimiz salonu falan görüyorsunuz. Baktım içeri. Dolap var. Çok güzel ceviz bir dolaptı o. Duvarda ayna var. O ayna bizim için çok önemliydi. Çocukluğumuzda o aynaya bakardık. Saçımızı tarardık okula gitmeden. Aynanın üzerinde ablamın elceğiziyle yaptığı dantel var, 25 yıldır hâlâ duruyor.

Baktım evin çaresizliğine, yalnızlığına. Kırmışlar, içeri gaz fişeği atmışlar. Birileri var mı yok mu yoklamak için.

Silvan’da böyle düşüncelerle gezerken, o sırada Cizre’de bodrumlarda kalanların yakıldığı kesinleşmişti. Sokakta tesadüfen birinci bodrumda öldürülenlerden birinin, Sultan Irmak’ın abisiyle karşılaştım. Cenazeyi bekliyorlardı. Abisi anlattı. Çocukluğumuzun biten hikâyesi üzerine, hayatı biten bir çocuğun hikâyesi. Kalbinizde her şey üst üste presleniyor gibi bir şey.

Tabii bir yandan da çok şanslıyız biz. Haberini yapıyorsun, ama o acıyı yaşayanlar var, onların ağırlığı da omuzlarımızda. Bu bölgenin insanıyız sonuçta ve hepimiz cezalandırılıyoruz.

(*) Mahmut Bozarslan: 20 yıldır bölgede gazetecilik yapıyor. Doğma büyüme Diyarbakırlı. Sabah gazetesi, NTV, Al Jazeera Türk’e, AFP’ye çalıştı. Şu anda bazı yabancı ajanslara ve HaberTürk’e muhabirlik, foto muhabirliği, kameramanlık yapıyor.

(**) Hatice Kamer: 2003’de Gün Tv’de televizyon programcılığıyla gazeteciliğe başladı.Silvan belediyenin basın biriminde çalıştı. 2009’dan beri Amerika’nın Sesi Kürtçe radyosuna ve iki yıldır da BBC Türkçe’ye haber yapıyor.


Bu söyleşi Haber Nöbeti bloguyla birlikte P24‘te yayımlandı.
Reklamlar

1 thought on “Çatışma ortamında serbest gazetecilik: Kimden yanasın – Kumru Başer”

  1. Yorum “İnancım sarsılıyor” Bunlarla aynı kıbleye dönmeden namaz kılmanın yollarını arıyorum…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s