Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi – Esra Yalazan

Diyarbakır’a son gidiş sebebim, uluslararası bir insan hakları konferansına katılmak ardından da Mithat Sancar’la birlilikte hazırladığımız program için Diyarbakır baro başkanı, hukukçu Tahir Elçi’yle konuşmaktı. Gittik, o programı yaptık. Başlık; “İnsan haklarının ağır ihlalini oluşturan suçların etkili bir şekilde soruşturulmasında dünya deneyimleri” idi. Haliyle gözaltında kayıplar, faili meçhul cinayetler, işkenceli sorgularda ölümler vb suçların cezadan muaf olması gibi sorunlardan bahsettik. Elçi, 90’yı yıllarda yoğun işlenen bu suçlarının faillerinin hala hesap vermemiş olduğunu, onların devletin bazı görevlilerinin özellikle JİTEM’in yargılanmamış olduğunu hatırlattı. Sivil insanların sokaktan alınıp gözaltında kaybolduğunu, öldürüldüğünü söyledi. “Bir süre sonra yol kenarlarında, köprü altlarında cesetleri bulunuyordu. Bazı istisnalar dışında mağdurların adalet arayışı gerçekleşmedi. Amacımız dünya hukukçuları, sivil toplum ve insan hakları örgütlerinin temsilcileriyle birlikte bu sorunları masaya yatırmak, buradan sonuç çıkarmak ve çözüm üretebilmek, çıkan yol haritasıyla, biz nereye gidiyoruz, ne yapacağız, bunu sorgulamaktı” dedi. Program böyle başlamıştı.

Onu dinlerken geçmişle yüzleşmeye ve barışa giden yolda, iyi kötü bir ‘yol haritası’ çizilebileceğine inanıyordum doğrusu. Hukuksuzluklarla, faili meçhullerle mücadele ederek yaşadığı şehrin ortasında öldürülebileceği ihtimalinden uzaktaydık. O gün yayından sonra ve ertesi gün Diyarbakır’da yaşayan dostlarla beraber Sur içini gezdim. 5 bin yıllık Surların burçlarının üzerinden kente bakarken, kadim bir kültürün kayıp parçalarını aradım. Otuzdan farklı kavim ve kültürün insanlığın ortak değerlerinde nasıl buluştuğunu düşündüm. Bilhassa 1915’ten sonra ağır darbeler alan şehir, yaralıydı ama Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu, Osmanlı, Pers, Arap, Türk ve Kürtlerin tarihi mirasıyla hala dimdik ayakta duruyordu.

“Dört Ayaklı Minare’nin altında öleyim”

 Tahir Elçi’yi en  son o gün  gördüm.  Üzerinde  çalıştığım bir  dosya için  istediğim  araştırma  kitapları ve  raporlarla dolu  büyük bir paket  hazırlamıştı. “Umarım işine yarar. Yine gel, konuşalım, dert bitmez” dedi. Bir buçuk yıl sonra onu televizyonda gördüm. Sur’da çatışmalardan korunması istediği Dört Ayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaptıktan sonra vurulmuştu. Ekranın yarısında donup kalmış bir fotoğrafı, diğer yarısında çatışma görüntüleri akıp gidiyordu. Yerimden kıpırdayamadım. Aynı görüntüleri, defalarca dehşet içinde izledim. Heyecanlı sesi, barış umudu, adalete olan inancı ve hayalleriyle gitmişti. Ömrünü faili meçhul vakıalarla mücadeleye adamış bir insan hakları savunucusunu katletmişlerdi. Elbette failleri bulunmadı. Delillerin bir kısmı kayboldu ve karartıldı.

Elçi’nin ölümünün ardından 2 Aralık’ta Sur’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve çatışmalar üç aydan fazla sürdü. Ölümünden bir gün evvel avukatına “Öleceksem Dört Ayaklı Minare’nin altında öleyim” dediği yer ağır tahribat almış, etrafındaki yapılar ve yollar harabeye dönmüştü. Diyarbakır’a tekrar gittiğimde Tahir yoktu. Sur yaralı bir hayvan misali can çekişiyor, kendisine zulmedenlere kükrüyordu.

Binlerce yıldır gelip geçen bütün medeniyetlere meydan okuyan evler, kiliseler, camiiler, tarihi yapılar, hayatın ‘öteki’yle’ zenginleştiği gibi onun yokluğuyla fakirleştiğini de söyler bize. Sur sokaklarının çatışma olmayan bölgesinde, nispeten sağlam kalan sokaklarında yürürken üzerinde ‘Yas Evi’ yazan tarihi bir binanın önünde durdum biraz.

 

Siyasi ikballeri  için bir arada  yaşamayı  imkansız hale  getiren  muktedirin bizden  çaldığı, sadece  evlerimiz,  hayatlarımız,  geleceğimiz  değil. Ölümlerden  sonra birlikte yas  tutabilme  inancını, acıları paylaşma umudunu da almak istediler. İnsanlığın ortak kaderi sadece ‘ölüm’ değildir, hayatın içine sızan yaşama ve yaşatma direncidir. Sur’da ve çatışmalardan sonra alınan acele kamulaştırma kararı, sadece binaları değil yaşam hakkı tanımadıkları, ‘ötekileştirdikleri’ insanların kültürel tarihlerini de katletmeye yönelik bir girişim.

 

‘Alnımızdan hiç silinmedi’

Haber nöbeti için  buluştuğumuz ilk  akşam, yazar,  gazeteci Mıgırdiç  Magosyan,  kişisel tarihini  Sur’un içinden  geçerek anlattı.  Diyarbakır’ın  Hançepek  mahallesinde  (Gavur  mahallesinde)  doğmuştu. Kilisenin hikayesi, orada yaşayan toplumun kader çizgisini belirliyordu; “Vaktiyle kilise depo olarak kullanılıyordu. Menderes zamanında, bize oy verin, size kiliseyi vereceğiz, dediler. Bizim mahalleden 500 oy çıktı. Kiliseyi verdiler. 70’li yıllarda Kıbrıs olaylarından sonra Ermeniler göç edince iyice bakımsız kaldı. Kilisenin kubbesi çöktü. Daha sonra 2000’li yılların başında tekrar yapalım, dedik. O günkü belediye maddi, manevi destek oldu. İki defa Amerika’ya gidip yardım istedim. Kim kaldı, kim gidecek orada dua edecek, dediler. Nihayetinde ikna ettik, onarıldı. Güzel de oldu. Yurtdışından geldiler. Göç edenler, etmeyenler…Dört Ayaklı Minare’den yüksek olduğu için yıkılan çan bir ayinle takıldı. Orada tekrar bir hayat başladı. Yumurta yarışları, çörekler, börekler vs. İşte bugün yine o hayat elimizden alınıyor. Bu nasıl bir talihtir ki alnımızdan hiç silinmedi”. Margosyan’ın sözünü ettiği ‘kültürel soykırım’ ne yazık ki talih ya da kader değil. 1915’den itibaren devletin sistematik olarak uyguladığı ‘yok etme’ savaşının hazin sonucu.

Ertesi gün  Diyarbakır İnsan  Hakları Derneği’nde  kamulaştırma toplantısındaki  açıklamada, 7 il  ve 23 ilçede  sokağa çıkma  yasaklarında tanık olunan  insanlık  suçlarından,  hukuk dışı uygulamalardan bahsediliyordu. Yüz binlerce kişi yerinden edilmiş ve insan hakları ihlallerine maruz kalmıştı. Tıpkı 90’lı yıllarda yakılan köylerin boşaltılmasına benzer bir vahşetle bu defa da şehirdeki kültürel varlıkları yok ediyorlardı.Yetkililer Sur hakkındaki ‘acil kamulaştırma’ kararının açık bir şekilde mülkiyet hakları ihlal olduğunu açıkladılar. Kamulaştırdıkları bölgede yapılacak değişiklikler için STK’larla, yerel yönetimle konuşmamış, orada yaşayan halka istekleri sorulmamış, bilgisi daha önce paylaşılmamıştı haliyle. Kiliselere, camilere, kültürel miras niteliğini taşıyan anıtlara ‘kamulaştırma kararıyla’ istediği gibi bir günde el koyan zihniyetten bunu beklemek epey tuhaf olurdu zaten.

 

Parçalanmış heykeller

Toplantıdan sonra Sur’da yürüyüş sırasında daha evvel ziyaret ettiğim Dengbej evine gittik. Yağmurun yüzümüzü hafifçe ıslattığı avluda oturmuş çay içerken, evin penceresinden döne döne gök kubbeye yükselen dengbejlerin uysal sesiyle azıcık soluklandık. Tarihi boyunca kültürünü sözle aktarmış bir halkın, kaybolmaya yüz tutan geleneğinin son temsilcileri bize bir şeyler söylüyordu sanki.  Gündelik hayatlarındaki ayrıntıları melodiyle, yıllarca yasaklanmış bir dille anlatanları, ait hissettikleri evden, mahalleden uzaklaştırmak, evet açıkça kültürel soykırımın bir parçasıdır. Onların hikayesini bütünlüklü kılan, bir halkın yaşadığı acıları aktarmaktır aynı zamanda. Küçümsemek, savaşları, savaşlardan kalan acıları, yaralı binaları, sokakları, ıssız mahalleleri, kahramanları, ihanetleri de unutturma çabasıdır.

Başları koparılmış, bedenleri parçalanmış heykeller, yasaklar sırasında evlere giren özel harekatçıların niyetini açıkça gösteriyordu. Sağlam kalan evleri yıkmak için kullandıkları patlayıcıların sesiyle ürperirken, evin işletmecisine bu tür yerlere el koyma işlemlerine karşı ne yapacaklarını sordum. “21 Mart’ta Nevruz günü ‘acil kamulaştırma kararını’ açıkladılar, hepimizle alay eder gibi. Direnmek lazım” dedi, bölgede mağdur olan hemen herkesin sahip olduğu o öfkeli ve yanık sesiyle. Sonra bu kararlık dönemin Kürtler için ikinci travma olduğunu hatırlattı;“90’lı yıllarda köyler boşaltıldığında insanlar her şeyini bırakıp buraya geldi. Şimdi burada zorla evlerinden uzaklaştırılıyorlar. O günkü acıların izi silinmeden daha beterini yaşıyoruz. İnsanlar hafriyatların içinden eşya çıkarmaya çalışıyor”.

‘Biblo şehir’ inşa etmek

 Sur’a yüzlerce  emniyetçiden  oluşan koruma  ordusuyla gidip  ‘biblo şehir’  yapacağız diyen  Başbakan’ın ve  etrafındakilerin  anlamadığı gerçek  basit aslında. Beş  bin yıllık bir şehri  istediğiniz gibi  birkaç yıl içinde  tekrar inşa edemezsiniz.  Asırlar içinde kendi tarihini oluşturan şehirler, gelenekleriyle, dilleriyle, hikayeleriyle, masallarıyla, efsaneleriyle var olur.Mezopotamya ve Anadolu kültürü, üst üste yığılarak oluşan büyük insanlık tarihi ve tecrübesidir. Diyarbakır ya da Amed, vaktiyle Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Ermenilerin, Yahudilerin bir arada yaşayabildiği ve bu sayede kültürel miraslarını geleneklerinden süzülenlerle yaşattıkları bir şehirdir.

Çatılara yerleştirdiğiniz özel harekatçılar eşliğinde konuşurken, omzunuza attığınız puşilerle, harabeye dönmüş evlerinden çıkan insanların gözlerinin içine baka baka, “Yangın yerinde gül yetiştireceğiz” derseniz, vaatleriniz “yapay biblo şehri” vaadiniz kadar etkili, “Diyarbakır şehirken Paris köy bile değildi” karşılaştırmanız kadar acıklı olur.

Sur’da acil kamulaştırma projesinin kültürel açılımını anlatmak için şehre gelip, “7 Haziran’dan sonra kaosa düşüleceğini hesap edenler içerde ve dışarıda harekete geçtiler. Silahlı isyan çağırısında bulundular. Şehirleri tarumar etmek için bütün güçleriyle harekete geçtiler” masalına da sizin gibi iktidar ve rant için gerçeklikten kopanlarla, işlerinizi gören inşaatçılar inanır. 7 Haziran’dan sonra savaşın düğmesine kimin bastığı, saklanamayacak kadar çıplak bir gerçek çünkü.

Velhasıl kent kültürüne sahip çıkmak, toplumun ihtiyaçlarını, şehrin mimari ve tarihi dokusunu barışçıl bir yaşam tasavvuruyla buluşturmakla mümkündür ancak. Hal böyleyken, “Zihninizdeki ve dilinizdeki Diyarbakır sevgisi” aynaya bakanları değil daha ziyade sizi dinleyenleri utandırıyor.

Birkaç gün evvel, Sur’un tarihi eserleri çatışmalarda tahrip olmasın diye Dört Ayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaparken öldürülen Tahir Elçi cinayetinin araştırılmasına ilişkin HDP’nin verdiği önerge reddedildi. Elçi, sadece Diyarbakır’da yaşayan bir hukukçu ve Baro başkanı değildi. Hukuksuzlukla mücadele eden, çok sevilen sembol bir isim. Adaleti arayışını durdurarak, insanların evlerinden kalan molozları eşyalarını, hatıralarını Dicle’ye atarak, yoksulların elinden evlerini alarak, “Burası bizim tarihimiz, gitmek istemiyoruz” diyenleri şehrin dışına atarak kamulaştırınca tam olarak kime, neye sahip çıkmış oluyorsunuz?  Başkanlık için taammüden başlatılan bir savaşta, ailelerine teslim edilemeyen ölüler üzerine ‘yeni bir şehir’ inşa etmek nasıl bir amaca, ahlaka hizmet ediyor?

Bunun cevabını binlerce yıldır gelip geçen siyasetçilerin sıradan kaprislerine inatla direnen şehir, dilsiz sanılan taşları ve kendini hep sonradan savunan tarih verir.


 

Bu yazı Haber Nöbeti bloguyla birlikte Haberdar sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar

1 thought on “Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi – Esra Yalazan”

  1. Haber nöbetiniz ve tahir elçi ve sur için yazdıklarınızdan dolayı sizi kutluyorum.türkiye maalesef mehter takımı gibi,100 yılda devletin kurucu ile bu günkü yöneticileri arasında bir arpa boyu gelişme yok.kürtler,Ermeniler,Aleviler konusunda kafalar aynı,buna devlet aklı diyoruz ya.bu günkü girdaptan Nasıl çıkacağımız meçhul.öyle bir girdap ki,bizi Pakistan yapabilecek durumda.size de Türkiye’ye de,Kürt halkımıza da güç ve şans diliyorum.özgür ve güvenli bir yaşam diliyorum.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s