Margos’un kilisesini de, sokağını da, mahallesini de geri verin! – Celal Başlangıç

Direkte üç “tarihi” tabela vardı.

Üçündeki oklar da aynı daracık sokağı gösteriyordu; “Dört Ayaklı Minare”, “Mar Petyun Keldani Kilisesi”, “Surp Giragos Ermeni Kilisesi”.

Diyarbakır’ın kalbi Sur’daki Eski Postane Sokağı’nın başında çoğu kadınlardan ve çocuklardan oluşan bir kalabalık toplanmıştı. Hepsi evlerini, dükkanlarını görebilmek istiyordu.

Merakla bakıyorlardı sokağın derinliğine doğru. Ancak beş-metre sonrasını göremiyorlardı. Çünkü beyaz branda perdeler çekilmişti sokağın ortasına. Önünde de bir polis barikatı vardı.

Beyaz perdenin arkasından Dört Ayaklı Minare’nin sadece üst kısmı görünüyordu. Sevgili Tahir Elçi’nin vurulduğu yer brandanın arkasında kalmıştı.

Şiddetli bir patlama daha oldu. Perdelerin arkasından çimento rengi bir duman yükseldi.

Sokağın başında birikenler iradeleri dışında sesin geldiği sokağın içine doğru birkaç adım attılar; “Acaba havaya uçurulan benim iş yerim mi, benim evim mi?” sorularına yanıt arıyorlardı.

Patlama sesinin geldiği yere doğru birkaç adım atan kalabalığın içine dalmış şapkalı, sakallı bir adam daha vardı. Belki de sokağın girişindeki kalabalığın içinde Ermeni olduğu bilinen tek kişiydi.

Çünkü o üç tabelanın gösterdiği sokak doğup büyüdüğü Hançepek’e, yani yazdığı öyküleriyle ölümsüzleştirdiği Gavur Mahallesi’ne gidiyordu.

O sokağın götürdüğü yerde çocukluk anılarından bugüne uzanan; eski halinin de, restore edilmiş durumunun da neredeyse her taşına eli değmiş, emeği geçmiş Surp Giragos Kilisesi vardı. Görme imkanı yoktu ama operasyonlarda kilisenin hayli zarar gördüğü yolunda haberler geliyordu.

Aslında sokağın biraz ilerisinde kendi adını taşıyan, yaşama gözlerini açtığı “Mıgırdıç Margosyan Sokağı” vardı.

Patlamayla havaya fırlayan toz bulutu dağılırken geri döndü girmek üzere hamle yaptığı sokaktan. Yüzünde derin bir hüzün çizgisi vardı. Sesi hayli kederliydi:

“Kendi mahalleme giremiyorum.”

Neredeyse 100 gün süren sokağa çıkma yasağı ve operasyonlarda zaten Sur neredeyse yerle bir edilmişti. Ama hala belli ki son ayakta kalan yapılar da patlayıcılarla havaya uçuruluyordu.

Margosyan’ın arkasından yürüyen yaşlı bir Diyarbakırlı da söyleniyordu:

“Operasyonlarda yakıp yıktılar. Operasyon bitti hala bombalıyorlar. Yıkmaya doyamadılar!”

Kilisesini, mahallesini, sokağını görmekten umudunu kesmişti Mıgırdıç Margosyan.

Sur’un “girilebilir” sokaklarına doğru yürümeye başladık.

Her yerde polis barikatları, kum torbaları var. Barikatların üzerinde Türk bayrakları…

Üç-dört ay öncesinde YDG-H’lilerin, PKK’lilerin, mahallenin gençlerinin yaptığı barikatların yerini Polis Özel Harekat Timlerinin barikatları almıştı. Operasyondan önce asılan yeşil, sarı, kırmızı bayrakların yerine de Türk bayrakları asılmıştı.

Sanki “fetihler çağı”ndaydık da bir ordunun elindeki kenti başka bir ordu ele geçirmişti.

Son girenlerin de Mehter Marşı, Ölürüm Türkiyem çala çala geldiklerini gören “Sur sakinleri” aslında bu durumu daha net adlandırıyorlar!

Diyarbakır’ın “yaşayan kültür belleği”, yazar Şeyhmus Diken doğup büyüdüğü Sur’un bugününe ilişkin tanıklıklarını anlatıyordu.

Geçenlerde yaşlı bir kadınla karşılaşmış Sur’un yıkık sokaklarından birinde. “Hayırdır, ne bekliyorsunuz?” diye sorunca aldığı yanıt kapkara hüzün olarak çökmüş yüreğine:

“Evim hemen Kurşunlu Camisi’nin oralardaydı. Sokağa çıkma yasağı başladıktan bir süre sonra ben de diğer komşularım gibi kaçarak çıktım evimden. Bağlar’da bir ev tuttuk. Elde yok, avuçta yok. Bir umut diye sokağa çıkma yasağının kalktığını söyledikleri günden beri her gün Bağlar’dan buraya yaya geliyor ve tam da burada oturuyorum. Sabahtan akşama kadar o taraftan evlerimizin yıkıntılarından geriye kalan molozları taşıyan kamyonları seyrediyorum. Acaba benim evimden de bir parça var mıdır o kamyonların üzerinde diye!”

Operasyonlar biteli, yasak kalkalı günler olmuştu ama kamyonlar, girilemeyen mahallelerdeki yıkıntılardan Sur’un arka yollarını kullanarak damper damper moloz taşıyordu. İnsanlar, molozların döküldüğü Dicle Üniversitesi’nin arazisinde bir yandan geçmişlerini, bir yandan geleceklerini arıyorlar. Kimi aile albümünü arıyor beton yığınları arasında, kimi döşeğini, kimi çeyizini… Sadece bazıları yerli, bazıları yabancı uydulardan yayın yapabilen birkaç televizyon kanalının ekranlara taşıdığı Sur’dan arta kalan görüntüler gerçekten iç parçalayıcıydı.

Ara sokaklardan geçerek Dengbej Evi’ne gittik. Tarihi evin avlusundaki bütün heykellerin kafaları kırılmıştı. Sanki Jandarma ya da Polis Özel Harekat Timleri değil de, Palmira antik kentine giren “IŞİD Özel Harekat”çıları gelmişti buraya.

Avluya bakan salonda hüzünlü bir Stran’a başlamıştı Dengbejler. Operasyondan sonra ilk kez söylemeye başlamışlar. Eski Stranlara, yakılıp yıkılan Sur için, ölen onlarca genç için yeni Stranlar eklenmiş.

Sur, yasak kalktıktan sonra biraz biraz kıpırdanmaya başlamıştı. İnsanlar koptuğu yerden yeniden bağlamaya çalışıyorlardı yaşamlarını. Kimi dükkanını açmış, süpürüyor, kimi kırılan camlarını yeni değiştiriyor, kimi de duvarları yıkılmış işyerinden molozları temizliyordu.

Ama yine de her yerine büyük bir vahşetin izleri, yiten canların acısı, yaşanan şiddetin, zulmün kızgınlığı sinmişti.

Şimdi de bir “acele kamulaştırma” kabusu çökmüştü sadece Sur’un değil, bütün bir Diyarbakır kentinin üzerine.

Bakanlar Kurulu’nun aldığı “acele” kararıyla Sur’un 16 mahallesi kamulaştırılacak. Yani ilçenin yüzde 60’ından fazlası… Yenişehir ilçesinden de iki mahalle var “acele kamulaştırma” kararında.

Kamulaştırılan binalar arasına kamu kuruluşlarına, yerel yönetimlere, sivil toplum örgütlerine ait yapılar da var, içinde kiliselerin, camilerin de olduğu tarihi ve kültürel miras niteliğindeki anıtsal yapılar da.

Kentteki 300’den fazla kuruluşun oluşturduğu Suriçi’ni Koruma ve Yaşatma Platformu kamulaştırma kararının hemen ardından güçlü bir “hayır” sesi yükseltmeye başladı. Bir yandan uluslararası sözleşmelere, anayasaya, yasalara aykırı olduğunu düşündükleri bu kararı hem ulusal, hem de uluslararası yargıya taşımaya hazırlıyorlar.

İtirazın temel noktalarından biri de AKP Hükümeti’nin kamulaştırma kararı alırken Diyarbakır’ın yerel yönetimlerinden, meslek odalarına, sivil toplum kuruluşlarına kadar tek bir kentsel dinamikten görüş almamış olması. Bu zamana kadar hiç bilgilendirilmemiş olmaları da bu “acele kamulaştırma” kararı üzerindeki kuşku bulutlarını yoğunlaştırıyor.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, TBMM’ye de taşıdığı kamulaştırma ile ilgili üç neden sıralıyor:

“Ders verme, öç alma, hizaya getirme…”

Tanrıkulu’nun bu değerlendirmesini destekleyen unsurlar da fazlasıyla var.

Birincisi, Bakanlar Kurulu “acele kamulaştırma” kararını 21 Mart’ta alıyor, yani tam da Newroz günü. Kürtlere bayram hediyesi!

İkincisi de Haber Nöbeti için bölgede bulunan ve dün uzun süren sokağa çıkma yasağından sonra  yanmış, bombalanmış, yıkılmış İdil’e giren gazeteci Fatih Polat’ın servis ettiği bir fotoğrafta görünen slogan;”Bu Size Ders Olsun İdil”.

Bugün Başbakan Davutoğlu Diyarbakır’a gidecek, Sur’a da girecek. Herhalde Diyarbakırlılara uzun uzun anlatır Sur’u nasıl Toledo yapacağını. Ancak bunca yaşananlardan sonra bu kentteki insanları ikna etmesi zor olacak. Çünkü iktidarının geldiği nokta Osmanlı’nın son dönemindeki bazı bakanlar gibi; “Şu Kürtler olmasaydı ne güzel çözerdim Kürt sorununu” çizgisinde.

Sur’da açılan hendeklere, kurulan barikatlara kızanlar da var, destek verenler de.

100 yıl öncesinde Ermenilerin de yoğun olduğu bir kent Sur. Bu nedenle olsa gerek kentteki seyyar satıcı da, seçilmiş en tepe yöneticisi de bugün yaşananlarla 1915’teki Ermeni Soykırımı arasında bir paralellik kuruyor:

“100 yıl önce de Sur’daki Ermeni gençleri gelebilecek saldırılara karşı hendeklerde, barikatlarda nöbet tutmuşlardı.”

Sur’dan kalan son Ermenilerden biriydi Mıgırdıç Margosyan. Bu kente her gelişinde mutlaka giderdi Sur’daki Gavur Mahallesi Hançepek’e.

Babasının sıkça “Sahi, ben nereliyim?” demesinden aldığı ilhamla öykülerinde soruyordu Margosyan; “Söyle Margos Nerelisen?” diye. Aslında o, bu dünyanın Hançepek’indendi ve Hançepek de bu dünyaydı.

Kendini bu kentte bir ev sahibi gibi hissetmesinin en güçlü nedeniydi aslında Gavur Mahallesi’nin varlığı ve Margosyan belki de hayatında ilk kez, defalarca geldiği Diyarbakır’dan kendi mahallesini göremeden ayrılıyordu.

Oysa bir akşam önceki yemekte “Orada bir gavur mahallesi var. Zaten gavur mahallesinin varlığı benim burada ev sahibi olduğumun kanıtıdır” diyordu, “Her ne kadar gavuru gidip mahallesi kalsa da orada bir gavur mahallesi var.”

1953 yılında ana dilini öğrenmek için İstanbul’a gittiğinde 15 yaşındaymış Margosyan. Hep, yıllar sonra buraya dönüp kendi ana dilinde bir okulda öğretmen olmak istemiş. Bu düşünü ancak İstanbul’da gerçekleştirebilmiş.

Gidip göremediği Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin kendisinde bıraktığı izleri anlatıyordu Margosyan:

“Kilise depo olarak kullanılıyordu. Demokrat Parti iktidarı zamanında dediler ki, ‘Gavur Mahallesi’nden bize oy verin, size kiliseyi vereceğiz’. Bizim mahalleden 500 oy çıktı DP’ye. Kiliseyi verdiler. O kiliseyi yaptık. 70’li yıllardan sonra kilise bakımsız kaldı. Çünkü Kıbrıs olaylarından sonra insanlar buradan göç etti. Bunların damı toprak. Her sene loğlamak lazım. Loğlayan kalmadı. Yıllar içinde çöktü o kilise. Yıllar sonra yapmaya karar verdik. Belediye de çok yardımcı oldu, hem maddi, hem manevi. Kilisenin onarımına yardım toplamak için Amerika’ya gittim. ‘Bir kilisemiz var yıkıldı, yıkılıyor. Yardımcı olun’ dedik. Kimi ‘verelim dolarları ama kim gidecek, Ermeni mi kaldı’ dedi. Dilimizin döndüğü kadar, bu kilise olabilir, bir cami, bir hamam olabilir. Hiç fark etmez. Ben de hiç kiliseye yakın bir insan değilim ama bu bir tarihi kalıntı, bunu onaralım diye anlattık. Bazı insanları ikna ettik. Kilise son senelerde onarıldı. Yurtdışından bir sürü gelenler oldu, Amerika’dan, Hollanda’dan, buradan göç edenler, etmeyenler… Orada bir hayat başladı. Eskiden hiç olmayan o yaşam tekrar sanki yeniden doğdu. Tekrar kırmızı yumurtalar, tekrar insanlar birbirleriyle yumurta yarışı yaptılar, çörekler, börekler…”

Burada derin bir nefes alıyor Margosyan:

“Bir hayat başlamıştı ve gelin görün ki o hayat bugün yine elimizden alınıyor. Buralar kamulaştırılacak. Bu nasıl bir talihtir, bu nasıl bir fıtrattır ki hiç bizim alnımızdan silinmedi!”

Göremediği Gavur Mahallesi’ni, kilisesini ve kendi adını taşıyan sokağını geride bırakıp çıkıyoruz Margosyan’la beraber Sur’dan.

Ardında, yedi bin yıldır kesintisiz insan yaşamının sürdüğü bir kentin üzerine astığı koskocaman bir hüzün bırakıyor.

Geriye verin, kendine “Söyle Margos Nerelisen?” diye soran adamın mahallesini, sokağını, kilisesini; ya da Margos’un o koskocaman hüznünü de “acele” kamulaştırın!


 

Bu yazı Haber Nöbeti bloguyla birlikte Haberdar sitesinde yayımlandı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s