Haber Nöbeti’nden sesler – Mürüvet Küçük

belediye-6.grup.jpeg
Mürüvet Küçük (sağdan üçüncü) 6. Haber Nöbeti ekibi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gülten Kışanak ve Fırat Anlı’yla birlikte

Dizginsiz devlet terörünün tırmanışa geçtiği, ezilenden-mazlumdan yana gazetecilik yapmanın güçlü moral değerler, en azından etik bir tutumu gerektirdiği günlerde başlayan Haber Nöbeti bu dönemin anlamlı girişimlerinden biriydi. Medyanın tekelleştiği; bu tekelleşmenin, çürümenin toplumsal bir kültüre dönüştürülmesinin aracı kılındığı böylesine “karanlık” bir tablo içinden mütevazı da olsa böyle bir gedik açmak değerlidir. Bu gedik her şeyden önce Cizre’de, Sur’da, İdil ve diğer yerlerde yaşanan vahşetin bambaşka bir gerçeğe dönüştürülerek kitlelerin şovenizm zehiriyle sarhoş edilmesine karşı alınmış namuslu bir tutumun ifadesidir. Oralarda canları pahasına halkın ve gerçeğin sesini duyuran gazetecilere verilmiş moral destek anlamındaysa pahası yoktur diye düşünüyorum. Haber Nöbeti’nin 6. ekibiyle bu duygu ve düşüncelerle birlikte Amed’e gittim.

Medyadaki tekelleşme ve hizaya getirme operasyonlarıyla günümüzde yaygın bir titr haline gelen bağımsız gazeteciler Ali Akel, Eyüp Tatlıpınar ve belgeselci-bağımsız gazeteci Reyan Tuvi ile aynı uçakla Amed’e indik. Herbirimiz farklı dünya göşlerinden olsak da bir araya gelişimizin ortak zemini gazeteciliğin asgari etik değerleriydi ve bu zemin bir ekip olma ruhunun harcıydı.

Amed’te ilk olarak Özgür Gazeteciler Cemiyeti’ne gittik. Buranın emektar gazetecileri Kürtlere has bir tevazuyla karşıladılar bizi. Gazeteci-belgesel sinemacı Ümit Kıvanç ve ETHA muhabiri Semiha Şahin bizden önce gelmişlerdi. Tanışma faslından sonra plan proğram yapıldı, herkes nerede nöbet tutacağını belirtti. Sonra MEYADER ve SES’i ziyaret ettik. Her iki kurum da gerçeğin, olup bitenin en insani boyutlarıyla doğrudan ilişkili kurumlardı. Ziyaretlerimizde anlatılanlar bölgede başarılı bir gazetecilik yapan arkadaşlarımızın o sınırlı olanaklarla soluttukları gerçeklerin daha somut bir canlandırmasıydı.

Parçalanmış, yüzlerinin derisi soyulmuş, elbiseleri yanmazken vücutları kömürleşmiş, uzuvları torbalara doldurularak çeşitli kentlere dağıtılmış cenazeler… Hafif yaralarına rağmen en temel hak olan tedavi hakkından yararlanmaları engellendiği için hayatını ya da en azından uzuvlarını kaybeden insanlar… Çocukları rejimin vahşi terörüne, sindirme operasyonlarına, düşmanca tutumuna karşı ölümüne direndikleri için başka başka biçimlerde cezalandırılan, acıları en iğrenç işkencelere taş çıkaracak şekilde kanatılan aileler… Bir anne ya da babanın evladının en azından kalan kemiğine ulaşıp onu defnetme hakkından daha doğal, daha evrensel bir hak olabilir mi? Her şey bir yana tüm dinlerde, insanlığın kadim yasalarında da bu böyledir. Ama aileler için bu sürecin kelimenin gerçek anlamıyla kabusa dönüştürülmesi için yapılmayan kalmamıştı!

Bu kurumların anlattıkları herbirimizde sanırım aynı sarsıcı etkiyi yarattı, zaten gerçeğe dokunmanın kendisi de böyle bir şey değil mi?

İkinci gün herbirimiz bir gazete ya da TV’de görev aldık. O gün aynı zamanda 8 Mart’tı. Ben ilk nöbetimi kurulduğu günlerden beri takip ettiğim ve gelişim sürecinden etkilendiğim JINHA’da tuttum. Sabah içeri girdiğimde sayısız kadının cıvıl cıvıl sesleriyle yankılanan büroda 8 Mart hazırlığının, heyecanının içine düştüm. Kadın gazeteciler bir taraftan kahvaltı yapıyor, bir taraftan son hazırlıklarını yapıyorlardı. Hemen bir planlama toplantısıyla işbölümü yapıldı. 8 Mart’ın aynı zamanda JINHA’nın beşinci kuruluş yıldönümü olduğunu da öğrendim.

Benim de içinde bulunduğum üç kişilik bir ekip doğrudan alana gittik. 8 Mart heyecanının yaşanan vahşet karşısındaki kesif hüzünle buluştuğu, acının öfkeye kestiği bir tablo vardı alanda. Amed halkı hep en önde olan kadınları aracılığıyla dünyaya bir mesaj salıyordu: Yaşanan vahşeti, Cizre ve Sur’u asla unutmayacak, bağışlamayacaktı!

Amed’te yapılan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü kutlamalarına ilişkin gözlemlerimi JİNHA için kaleme aldığım bir yazıyla paylaştım.

İlk günkü nöbetimi JİNHA’dan arkadaşların ajansın 5. kuruluş yıldönümü için yaptıkları kutlamaya katılarak tamamladım. Kutlamada JINHA’nın etkileyici hikayesi de kafamda daha açık hale geldi.

İkinci gün Ümit Kıvanç’la birlikte DİHA’daydık. Kıvanç haber-yorum yazılarıyla DİHA’daki arkadaşlara katkıda bulundu. Ben de arkadaşlarla Newroz için yapılacak toplantıya katılıp daha sonra da iki muhabir arkadaşla Sur’a geçtim. Akşam da Amed sokaklarında yapılacak ses çıkarma eylemini izlemek için DİHA’dan iki arkadaşla sokakları dolaştık.

Her iki deneyimde de buralarda gazeteciliğin nasıl bir iradeye ve bu iradenin hangi moral değerlere dayandığını bir kez daha soludum, hissettim. Gerek JINHA’da gerekse DİHA’da abluka altında çalışmış arkadaşların yaşadıklarını dinlerken rejimin karakterini hayatım boyunca yaşadığım deneyimlerden çok iyi bilen ben bile sarsıldım.

Yanıbaşlarında insanlar katledilirken bu anları tarihe şerh düşmek için havan toplarının, bomba ve kurşun yağmurlarının altında tüm duyguların da üzerine çıkarak gazetecilik yapmanın kendisi devrimci bir eylem ve yaşam biçimiydi. Pek çok arkadaş “sayısız kez elimiz denklaşöre gidemedi, duygularımızla halkımızın sesini duyurma ikilemi arasında az kalmadık. Ama halkımızın sesini duyurma amacımız her defasında baskın geldi. Çok soğuk gelse de o denklaşöre bastık” diye ifade ediyorlar yaşadıklarını. Her biri defalarca ölüm tehlikesi atlatmış ama hiçbir zaman kendilerinin haberlerini yapma ihtiyacı duymamışlar, bunu zul saymışlar: “Halkımız bunları yaşarken bunun sözü  olur!” diye düşünmüşler. Onlarca yıllık bir mücadele tarihinin, bu tarihin yarattığı değerler sisteminin bir parçası olan bu gazeteciler, onu onurla taşımaya, yeni halkalar eklemeye devam ediyorlar.

Amed’e geldiğimiz günden beri en çok merak ettiğim konulardan biri Cizre vahşeti yaşanırken, Sur yerle bir edilirken Amed neden bu kadar sessiz kaldı sorusuydu. Bu soruyu karşılaştığım hemen herkese sordum, çekinerek. “Buralar bu kadar sessizken, şovenizm bu kadar çürütücü bir etkiye ve yaygınlaşmaya ulaşmışken insanların diri diri yakılması da dahil tüm bu gelişmeler karşısında biz ne yaptık ki?” sorusu yüreğimi ağırlaştırsa da…Gazeteci arkadaşların, Sur sokaklarında dolaşırken karşılaştığımız halktan insanların, deneyimli Kürt siyasetçilerinin anlatımlarından bazı cümleler tıpatıp aynıydı, sanki bu konuda toplumsal bir mutabakat vardı.

Hemen hepsi Kürt halkının artık demokratik mücadele yöntemlerine inancının kalmadığını, bir zamanlar böyle bir şeye inanmış olmayı bu yaşananlardan sonra çok naif bulduğunu belirtiyorlar. Bu duygunun halkı hem pasifize ettiğini ama hem de daha radikal bir kopuşa zemin hazırladığının altını çiziyorlar.

Hemen hepsinde düşmanlığın da savaşın da kuralları vardır gibi ahlaki bir yaklaşımın oldukça köklü olduğunu hissediyorum. Tam da bu nedenle tüm olup bitenler karşısında ‘90′ları yaşamış bu halkın şaşkınlık içinde kaldığını, hayret etmeye devam ettiğini görüyorum. Düşünsenize insanların yakılmasının yetmediği bir düşmanlık bu. Cizre’de viraneye dönüştürdükleri, yakıp yıktıkları evlerde buldukları hayvanları bile katlederek tavanlara asacak, kadınların iç çamaşırlarını sapıkça ortalığa saçacak kadar kendisini kaybetmiş bir düşmanlık, kin ve bunların yarattığı çürüme sözkonusu. Kürt halkının, “biz savaşı gördük diyorduk ama asıl savaş buymuş” sözleri aynı zamanda düşmanlığın bile bu kadar alçalmaya dönüşmesi karşısında duyulan utançla karışıyor.

Yıllardır kendisini anlatmak için adeta çırpınan bu halkın halen buna devam ettiğini görmekse çok sarsıcıydı. Milletvekilinden, belediye eş başkanlarına, gazetecisinden, sokaktaki vatandaşa kadar hemen herkes haklılığını anlatma çabasıyla virgülsüz ve noktasız konuşuyor, konuşuyordu. “Kürdün kaderi midir bu?” diye düşünmeden edemiyorum. Zulüm ve barbarlık bu kadar açıkken bile o, taleplerinin haklılığını, meşruluğunu, mücadele yöntemlerinin evrensel özünü anlatmaktaki ısrarını kaybetmiyor. Halen dünyayı ikna etmeye çalışıyor. Bu nasıl tanımlanır, hangi duygularla ifade edilebilir bilemiyorum, ama içim kanıyor…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s