Şeyhmus Diken: Bazalt taşlardan “kan” sızıyor – İshak Karakaş

Şeyhmus Diken iyi bir edebiyatçı. Bir yazar olarak sahip olduğu yeteneğinin yanı sıra yaşadığı kenti tarihi ve kültürüyle kitaplarının kahramanlarından biri haline getirmesiyle tanınıyor. Kitapları hem Türkiye’de hem ülke dışında başka dillere çevrilerek okunuyor.

Haber Nöbeti için gittiğim Diyarbakır’da gazetemizde de yazılarını okuduğunuz Şeyhmus Diken’le buluştum ve ona Sur’a yapılanları ve barışı sordum:

Sur’a yapılanlardan sonra Diyarbakır ne hissediyor?

IMG-20160327-WA0000

Bildiğiniz üzere öncesinde değişik günlerle ifade edilebilecek şekilde kadim Suriçi’nde beş kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Altıncısı 2 Aralık 2015 tarihinde başladı. Ve 2016 Mart başına kadar sürdü. 103. Günde sokağa çıkma yasağının bittiği ifade edildi. Ama bu röportajın yayınlandığı gün dördüncü ayın bitmesine birkaç gün kalmış olmasına rağmen Sur’un “abluka”sı fiilî olarak sürüyor. Dolayısıyla Suriçi’nin evleri, ibadet mekânları, tarihi kültürel mirasa sahip bütün fiziki yapıları ve dahi insanlarının tümüyle travmatik hâli devam ediyor diyebiliriz.

Bu durum ışığında doğal yaşam periyodundan şiddetin bütün araçları kullanılarak mağdur edilmiş toplumlar ne hissederse, sur ve sakinleri de aynını hissediyor tabii olarak! Uzun ve çok uzun zaman dilimine yayılan geçmiş yaşantıyı flu bir film şeridi gibi hızla sararak hafızasından geçiriyor. Ve sonra yüksek sesle kendine diyor ki; ne oldu da böylesine bir Büyük Felaket’e reva görüldük.

Tarihin göreceği ve teknolojinin kullanılabileceği bütün şiddet yöntemlerini kullanarak tankla, topla evlerimiz, işyerlerimiz başımıza yıkıldı, vurulduk, kırıldık, telef olduk. Hayatımız, ruhumuz öldü. Hepi, topu sebep “hendekler, barikatlar” mıydı? Diye soruyorlar ve cevabını da alamıyorlar tabii ki!

Diyarbakır üzerine çokça kitap yazmış ve birine de “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır” adını koymuş bir yazarsınız. O kadim Surlar bugün size ne diyor, neleri fısıldıyor?

Günlerdir gidiyorum. Yasaklı hâlin sürdüğü sokakların başındaki polisin koyduğu barikatların önündeki beyaz bezlerin arasından görebildiğim kadarıyla öte yakadaki felaketin görüntülerini görmeye çalışıyorum. Yirmi gündür devlet armalı kamyonlar yıkıntıların hafriyatını taşıyor, hâla bitiremediler. Ve fısıltı gazetesinde ifade edilenlere bakılırsa epey bir süre daha devam edecekler gibi.

IMG-20160327-WA0004

O sokaklara, caddelere, kurşunlanmış, top atışı ile artık yaşanamayacak boyutta tahrip olmuş yapılara ve tabii ki Sur burçlarına, bedenlerine baktığımda Sur taşlarının dilinin tutulduğunu, lal olduğunu, ne konuşabildiğini ne de fısıldayabildiğini hissediyorum. Bazalt taşlardan sanki kan sızıyor. O sızan kan, insan olana, vicdanı olana, yapılanları unutma diyor.

Peki siz ne hissediyorsunuz Sur’a bakarken?

Doğrusu benim durumum da Sur’un durumundan pek farklı değil elbette. Kendim de psikolojisi bozulmuş travmatik bir vak’a gibi görüyorum kendimi. İnsan tekinin varlık sebebi olan doğal yaşam alanı darp edilirse, gasp edilirse, “artık sen buralarda yaşamayacaksın git, git ve kendine başka yerler bul” derse, demeye getirirse muktedir dili onun karşısında çareleri hayli zora girmiş biri ne hissederse aynını hissediyorum. Bu hissiyat belki çoğuna göre “umutsuz bir vak’a” olarak görülebilir. Ama tam da öyle değil tabi. Sonra hızla silkinip kendime geliyorum. Kendime geliyor ve yüksek sesle diyorum ki; dur bakalım, sakin ol, binlerce yıldır ne kavimler gelip geçti bu kadim kentin şeceresinden! Gelip geçici zaferlerden sonra insanlığa dair hiçbir iz bırakmadan göçüp gittiler. Sadece kötü izleri kaldı ün olarak. Kürtçede çok özlü bir söz var: Der ki halkım; “Çê kiro bi xwe kiro, xerab kiro bixwe kiro”. İyilik yapanda, kötülük yapanda yaptığını aslında kendine yapar. Hayrın ve Şerrin özetidir bu söz aslında.

Geçecek elbet bu günler, zor, çok zor günler. Hergün kendi habitatımıza, doğal yaşam alanımıza birer potansiyel suçlu gibi üstü başı aranarak, kimlik kontrolünden geçerek ve dahi sürekli devletin gözlerinin üzerimizde olduğunu bilerek girip dolaşmak! Sonra biraz daha darbelenmiş, yaralanmış halde aman akşam karanlığı çökmeden çıkmak! Sahiden anlatılması zor ama yaşanması çok daha zor bir ruh haline tekabül ediyor. Tıpkı surun kadim taşları gibi suskun, dili lal olmuş, kelimeleri, cümleleri boğazına düğümlenmiş! Çok sözü olan ama konuşmak için bekleyen bir ruh hâli…

Sur kamulaştırılıyor, bu ne anlama geliyor?

“Kamu” kelimesi aslında topluma ait olan, topluluğun, halkın genel çıkarına, ihtiyacına göre yeniden dizayn edilmeyi içselleştiren bir kavram! Ama pratiğe baktığımızda Sur örneğiyle değerlendirdiğimizde Kamulaştırma yerine, “Devletleştirme” kavramını kullanmak daha yerinde olur diye düşünüyorum. Çünkü böylesine bir kararın doksan yıllık cumhuriyet tarihinde örneği yok. Sonuç da bir şehri, evet yanlış değil, içinde hayatın kesintisiz olarak beşbin yıldır sürdüğü kadim bir şehri o şehrin sakinlerine tek kelime sormadan, fikrini almadan “hadi yallah, başka kapıya, şu kadar bedel biçtim, al paranı git. Buralar devlet olarak artık benim mülküm. İstediğim gibi düzenleyeceğim ve buralarda bundan sonrasında nasıl bir yaşam olacak, ona ben karar vereceğim” diyor / demeye getiriyor devlet.

Öyle gözüküyor ki, ya da dikte ettirilmeye çalışılan o ki; tıpkı Osmanlı’nın reaya düzeni gibi! İnsan da, mülk de Tanrının yeryüzündeki temsilcisi Halife-i Rûyî Zemin hazretlerinin malı ve tasarrufunda. Sanki bugünkü durum yeni Osmanlıcılık gibi! Sıradan bir mekânın kamulaştırılması bile aylar yıllar süren hukuk sürecini bünyesinde barındırırken koca bir habitatın hem de yangından mal kaçırır gibi “acil” vurgusu ile kamulaştırılması tuhaf! Üstelik o polis barikatlarının arkasında felaketin ne olduğunu, hangi boyutta olduğunu bilmediğimiz bir hâl orta yerde duruyorken, varken!

Tabi bu karar takdir edilmeli ki, kabul edilebilir bir hâl değil, olmamalı da! İster koca bir şehirden, isterseniz on haneli bir dağ köyünden söz edin! İnsan dediğiniz yaşadığı mekânla aidiyet bağı anlamında kurduğu ilişkilenme üzerinden kendine ruhsal bir dünya yaratır. Sadece ocağında pişen aş, kaynayan çaydanlık, bacadan çıkan duman özetle o evde hayatın sürdüğüne dair izler değildir aslolan. Orada, o mekânlarda yaşanmış hayatlardır, duvarlardaki taşlara el sürüldüğünde kalan izlerdir, hafızadır, kültürdür, kimliktir. Ananın, babanın, atanın, şeceredeki tüm hafızanın insanla birlikte akıp giden biriktirdikleridir şehir aslında. İşte yok edilen, silinmeye çalışılan aslında biraz değil, çokça budur. Bu sebeple insanı hiçe sayan böylesine bir insansızlaştırmacı devletleştirme politikasına hayır demek sanırım vicdanla alakalı bir durum olmalı…

Sizce “Barış” uzak bir ihtimal mi?

Kalbimin bir parçası iyimser bakıyor. Diyor ki; barış uzak ihtimal değil. Tan yerinin ağarmaya yakın saatlerinin karanlığın en koyu anları olduğunu herkes bilir. Bu da öyle bir durum. Sorunlu ülkelerde, çatışma süreçleri yaşanan coğrafyalarda üç aşağı, beş yukarı bu durum böyle inişli çıkışlı yaşanmış. Bizimkisi de böyle yürüyor gibi. Bu sebeple kalbimin iyimser yanının iç sesine sıkça ve çokça kulak kabartıyorum.

Tabi kalbimin öbür yanı da zaman zaman uyarıyor beni! Bunca yapılan zulme, haksızlığa rağmen bu zulümkârlarla nasıl barış olacak diye! Anlayacağınız orta yerlerde bir noktadayız. Olacak tabii ki! Sittin sene bu savaş sürmez, sürmeyecek. Buna adım gibi eminim. Yeniden barış masası da, müzakere masası da kurulur. Kurulur kurulmasına da! Bir sur sakininin daha iki gün önce bana söylediği söz gibi; “Ya kırılan kalpler…”

Kürt halkı, yeniden çözüm sürecine dönülmesini istiyor. Bunun için ne yapılmalı!

Bu konuda başta Ankara, o muktedir ben bilirimci, ezer geçerim modundan çıkmalı. Tekleştirici, retçi, inkârcı, asimilasyoncu dili terk etmeli. Şiddet dilinin kimseye hayrının olmayacağı adeta bir anayasa maddesi haline dönüşmeli. Hani adliye koridorları ve mahkeme salonlarında “Adalet, mülkün temelidir” diye bir yazı var ya! Onun gibi işte! Toplum olarak taraflar şiddet ikliminden, dilinden, kültüründen arınmalı, paklanmalı. Sonra da oturup sakin kafayla birbirinin hakkına, hukukuna, diline, kimliğine, kültürüne saygı üzerine bina edilmiş bir toplumsal manifesto, yeniden bir “Toplum Sözleşmesi hayata geçirmeli.

Bu zor bir şey değil. Yeter ki niyet olsun. Bakın bütün bu kırım, yıkım ağır şiddet politikalarına rağmen Kürt Halkı hâla ve ısrarla “Birlikte Yaşam” diyor. Kürt Halkı birlikte yaşamak hâla mümkün diyorsa oturup düşünmek lazım. İşte sanırım Barışın, kalıcı barışın mümkünatının yolu bu birlikte yaşamak ısrarının ipuçlarında gizli…

Diyarbakır’ın yazarı olarak son bir mesaj istersek hangi mesajı vermek istersiniz?

Bizim etimiz ne ki, budumuz ne olsun. Birileri Ankara’dan mühürlü olarak adrese teslim mesajını topyekûn şehrimize “acil” koduyla yolladı. “Buraya kadar” dedi / demeye getirdi. Kamulaştırdım dedi mesajında. Şimdi biz de diyeceğiz ki; “Dur bakalım, o kadar kolay değil!” Berlin’e yakın önemli bir yerleşim yeri Potsdam’da Berlin’de yaşayan bir dostumla gezerken bir yel değirmeni hikâyesi anlatmışlardı bana: Prusya Kralı Büyük Frederick koca devasa sarayını ormanlık alana yaptırırken fakir bir köylüye ait olan yeldeğirmeninin de istimlak edilmesini ister. Değirmenci krala direnir, vermek istemez. Kral ödeyeceği rakamı ne kadar artırsa da değirmen sahibi direnir vermek istemez. Kral “zorla el koyarım” deyince de! Köylünün cevabı tarihe not düşer: “Berlin’de yargıçlar var”…Ve o değirmen o saraydan çok daha ilgi görüyor Potsdam’da, her giden önünde fotoğraflar çektiriyor…

Evet, Sur halkı, sakinleri, kurumları eminim ki hak ve hukuk yollarını deneyecek. Başka da yolu yok gibi…


 

Bu söyleşi Haber Nöbeti blogu dışında Halkın Nabzı haber sitesinde de yayımlandı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s