Hakikati katletmek! – Ali Akel

DSCN2038

Hakikati, çırılçıplak katlediyorlar ve bunun görmezden gelinmesini istiyorlar.

Soru sorulmasını, içinde “niye, neden” kelimeleri geçen bir cümle kurulmasını istemiyorlar.

“Onların yanında” olmamızı istiyorlar. Yoksa “terörist” olacağımızı söylüyorlar.

“Ya bizim yanımızda olacaklar ya teröristlerin yanında olacaklar. Bunun ortası yok” diyorlar.

Hatırladınız değil mi bu cümleyi? 2000’in başında ABD Başkanı seçildikten sonra Irak işgali sırasında George W. Bush da aynı cümleyi kurmuştu: “My way or the highway.”

Irak ve Afganistan’la birlikte o günden bugüne Ortadoğu’yu cehenneme çeviren doktrin dayatmasını…

Aynı şeyi bugün Türkiye’yi yönetenler dayatıyor. “Onların yanında” olmazsak eğer “teröristlerin yanında” olacağız… Öyle diyorlar.

“Siz kimsiniz?” diye sormak yasak. “Terörist kim?” diye sormak yasak.

“Şehir merkezlerine tankları niye sokuyorsunuz, toplarla niye dövüyorsunuz?” diye sormak yasak.

“Cizre’de, bodrumlarda insanları neden yakılıyor?”, “Binlerce yıllık tarihi miras olan Sur’a tankları nasıl sokarsınız?” diye sormak yasak.

“Ankara’nın göbeğinde bomba yüklü arabalar niye patlıyor?”, “Suruç’ta, İstanbul’da, Ankara’da canlı bombalar kendileriyle birlikte onlarca insanın bedenini neden paramparça ediyor?” diye sormak yasak.

Sokaklarda gençler, kucağında torunuyla dedeler, karnında doğmamış bebeleriyle hamile kadınlar, sofra başında çocuklarıyla kahvaltıya oturan, çocuğunun peşinden bahçeye koştururken kapının önünde yere serilen anneler “neden ölüyor?” diye sormak yasak.

Bir annenin cesedinin sokaktan alınmasına “neden izin verilmez?”, çocuğu annesi köpekler parçalamasın diye elinde taş günlerce “niye nöbet bekletilir?” diye sormak yasak.

“O fotoğrafın neyi hoşunuza gitmedi?”, “Masayı niye tekmelediniz?”, “Baldıran zehrine ne oldu?” diye sormak yasak.

Akademisyen olmak, gazeteci olmak, birkaç kitap okumuş olmak, aydın olmak… eğer “onların yanında” olursanız iyi. “Hiçbir şey” değilseniz ama “onların yayındaysanız” başka bir şey olmanıza gerek yok zaten…

Aksi durumda, ne olursanız olun “terörist” olmanıza mani değil. Böyle buyuruldu çünkü ve şundan da emin olabilirsiniz; bunun için gerekli ‘yasa’ düzenlemelerine çoktan başlanmıştır bile.

Haber Nöbeti 6. Grubu olarak bir grup meslektaşla geçtiğimiz hafta Diyarbakır ve Cizre’de yaşananlara şahitlik yapmak ve her geçen gün felakete sürüklendiğimiz bu durumdan “nasıl çıkılabilir?” sorusunun peşinden koşarken, çoğumuz daha çok sorularla olduğumuz yerlere döndük ya da dönüyoruz.

Diyarbakır Sur’da ve Cizre’de gördüklerimizi, duyduklarımızı sindiremeden rotayı Diyarbakır’dan başka bir güzergaha çevirirken Pazar günü Ankara’da yaşanan katliam, üç gün önce 10 Mart’ta Cizre Belediyesi’nin arka bahçesine bakan bir salonda HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’la yaptığımız sohbette söyledikleri gelip zihnimde bağdaş kuruyor: Hakikati katlettiler!

Cizre’de insan ve mekan ‘yıkımını/yıkımımızı’ mahallelerde izledikten sonra Sarıyıldız’la buluşuyoruz. (İnsan ve mekan yıkımı ile hakikatleri, bölgede halkın anlattıklarını sonraki yazılarda paylaşmaya çalışacağım. Bir haftalık çalışmayı bir yazıda anlatmak mümkün olamayacağı için bu yazı sadece yetkililerin anlatımlarıyla sınırlı olacak. A. Akel)

Özellikle IMC televizyonuna yaptığı canlı bağlantılarla -biz gazetecileri utandırırcasına- hem Cizre’de olan bitenler hakkında kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmış hem de bir milletvekili olarak bir şeyler yapabilmek için uğraşıp durmuştu Sarıyıldız.

“Belki ben de şu an bir travma yaşıyorum. O kadar anlatıyorum ama sanki yine anlatamadım diyorum. İçimi sıkıntı basıyor…” diyerek anlatmaya başlıyor:

“Biz barışın onlar yok etmenin hesabını yapmışlar”

“Devlet büyük insanlık suçları, savaş suçları işledi. Yarın öbür gün dünya konjonktürünün değişmesi halinde büyük yargılanacaklarını bildikleri için buradaki gerçekleri hep çarpıttılar, hakikati katlettiler. Devletin buraya ilişkin Valisi’nden Kaymakamı’na Başbakanı’ndan Cumhurbaşkanı’na hiçbir beyanları gerçeği yansıtmıyor. En basitinden Başbakan’ın açıklamalarına bakın. ‘Operasyon bitti. Gidin bakın, HDP’lilerin dediği gibi hiçbir cenaze çıkmadı oradan. O zaman güvenlik kuvvetlerimizi bir tuzağa çekmek istiyorlardı, bizi provokasyona dahil etmek istiyorlardı. Bu ortaya çıktı’ diyor. İnsan hakikati bu kadar mı çarpıtır!.. Birinci bodrumda ilk gün gittiğimizde cesetlerin parçalarına şahitlik ettik. Bodrumlarda hâlâ oradaki vahşetin izleri duruyor.”

“Bodrum vahşeti süresince ambulanslar üzerinden kirli bir oyun sahnelendi. Dörtyol’un oraya ambulanslar getirildi. Oradan ambulanslara gelinmeleri istendi, oysa ambulans ile onlar arasında onlarca zırhlı araç var.”

“Güvenlik gerekçesiyle gidilmesine izin verilmeyen yerlere ‘bırakın bizler gidelim, analar gitsin’ dedik. Analar bir ara enkazın başına kadar gitti. Bunlar nereden çıktı diye şaşırdılar. Polisler hepsini gözaltına aldı.”

“Operasyon çok önceden planlanmıştı. Kamu Güvenliği Müsteşarlığı ve diğer kurumlar. Biz barışı nasıl tesis edeceğimizi konuşurken onlar nasıl yok edeceğinin hesabını yapmışlar.”

“Onların hikayesine inanmamızı isteyecekler”

Cizre’de olduğu gibi Diyarbakır’da -ve tabii ki tüm ülkede- bir hikayecinin ‘hikayesi’ bir de gerçeği var. Bir gün sonra 11 Mart’ta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile buluşuyoruz. 103 gün süren operasyonlar süresince insanların, gazetecilerin, kimsenin içeri giremediğini anlatıyor Kışanak. Bir gün önce “operasyon sona erdi” diye açıklama yapıldığı için, “Biz ancak şimdi onlar bize Sur’u göstermek istedikleri zaman girebileceğiz. Bize anlattıkları hikayelere de inanmamızı isteyecekler. Korkunç bir karartma var. Cizre’de tanık kalmadı” diye anlatıyor durumu.

belediye

Fırat Anlı, üç ayı aşkın süren operasyonlar sırasında sivil idarenin etkisinin minimuma nasıl indiğini, inisiyatifin askere nasıl geçtiğini etraflıca anlatıyor: “Askeri bir operasyon var ve asker kendi kararını, uygulamasını yapıyor. Vali de (Hüseyin Aksoy) yetkilerini yardımcısına devretti. Diyarbakır’ın Jandarma Genel Komutanı biraz meşhur birisi, Musa Çitil. AİHM’de mahkum edilmiş birisi. Bir yıl önce atandı buraya, geçmiş siciline bakıldığında sıradan bir görevlendirme olmadığı belli.”

Gültan Kışanak, yerel yönetimlerin kamu yönetiminin önemli bir ayağı olduğunu hatta gelişmiş demokrasilerde bunun çok daha ileri düzeylerde olduğunu muhataplarına anlatmaya çalıştığını ifade ediyor: “Ama en tepeden Başbakan’a kadar etkisiz kılınmaya, çalışamaz hale getirilmeye çalışıldık. Terörle mücadelenin bir parçası kılmak istediler bizi.”

“Ezberlerimiz bozuldu”

Bugün bölgede yaşananlar için 90’lardan ziyade 1915 (Ermeni tehciri), 1925 (Şeyh Said isyanı)  ve 1938 (Seyyid Rıza Dersim isyanı) tarihlerine göndermeler oldukça sık yapılıyor. Fırat Anlı, “Savaş nedir biliyoruz, diyorduk. İşte 90’ları yaşadık; köyler yakıldı, insanlar infaz edildi. Bizim bildiğimiz savaş değilmiş. Savaşın ne olduğunu geçen altı ayda öğrendik. 1990’lar değil, 1915, 1938, 1925 yaşanıyor. Dersim’de mağaralarda katledildi insanlar, burada bodrumlarda. Herkes bir şeyler değişti diye düşünüyordu. Bu üç yıllık rehavet, demokratik çözüm müzakere falan… bir hayal dünyasına herkesi sevk etti. Devlet değişti, Ergenekon dağıldı. İşte, bu yanlışı yapanlar cezalandırıldı. En azından, bir daha yapmazlar duygusunun ne kadar naif bir duygu olduğunu hepimiz yaşayarak gördük. Kürtler bunu hafızalarına nakşettiler. Bu, etkisi çok kalıcı bir şeydir. AKP’li Kürtler ve PKK’ye çok mesafeli, hiç hazzetmeyen Kürtler bile fikirsel tarihlerine ve hafızalarına bunu kaydettiler. Etkilerini çok uzun süre içinde göreceğiz” diye anlatıyor.

Anlı, Sur’da ve Cizre’de tablonun bu kadar ağır olmasının sebebini Silvan’ın daha hafif atlatmasına da bağlıyor: “Silvan’da gençler tankın paletini tekmeleyerek gönderdi. Bu, operasyonu yapan akıl tarafından bence kaydedildi. Her operasyon bir sonraki operasyonun yönlendiricisi oldu. Cizre’de bunun için bu kadar acımasız oldular. İradeyi kırmak. 1990, 92, 93’lerde olduğu gibi Cizre’de uzunca bir süre ot yeşermemesini, uzunca bir süre insanların bu travmanın etkisinde kalarak bütün her şeyden uzaklaşmasını arzuladılar diye düşünüyorum ve bunu kısmen olsa da başardılar.”

Hendek, barikat derken gelinen nokta ortada. Ne olacak peki? Umut var mı?

“Umutsuz olmak istemiyorum” diyor Anlı, ardından ekliyor: “Hemen bir normalleşme beklemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Şunu söylemiyoruz; insanların tamamı barikatları savundu, hendek çok iyidir demedi. Öyle bir ruh hali yok. Birçok insan bunu eleştirdi. Diyarbakır’da yüzde 78 oy, 11 milletvekilinin 10’unu almışız. Biz mücadelemizi demokratik yollarla sürdürüp sonuç alabilirdik. Ama devletin bu ölçüsüz, orantısız müdahalesinden sonra bunun da ne kadar naif bir düşünce olduğunu insanlar gördü. Kimseye anlatamıyoruz, bari sizlere anlatalım; ilk kez Kürt anneleri asker ve polis ölümlerine üzülmemeye başladı. Kırılma, ruhsal kopuş falan.. Bu toplumsal bir meseledir. Polis-asker ölümüne sevinen bir duruma gidiyor. En uç noktaya gidiyoruz. Ankara bunu becermek istiyorsa bunu başardı, en uç noktaya savurdu Kürtleri.”

“Gaz ve su yemekten bıktık”

Bir sonraki durakta İmralı Heyeti’nde de yer alan DTK Eş Başkanı Hatip Dicle, Diyarbakır’da yapılan yürüyüş çağrılarına katılımın neden az olduğuna farklı bir pencere açıyordu: “Eylemlerde artık benim gibi kır saçlı insanları görüyoruz. İntikam sözü eskiden bu kadar duyulmazdı. Gençler, ‘Ne eylemi, ne yürüyüşü? Ya parti bize silah dağıtır ya da başımızın çaresine bakarız’ diyor. ‘Gaz, su yemekten bıktık diyorlar. Demokratik çözüme inanmıyorlar.”

dtk-k

DTK’dan ayrılırken Faysal Sarıyıldız’ın, “Cizre’de gençlere artık daha fazla kan dökülmemesi için demokratik, eşit bir ülkede yaşama söylemini kullanamıyorsun artık. Daha önce kullanıyordum, artık değil. Tepki gösteriyorlar; ‘Hangi kardeşlik? Kardeş kardeşe bunu yapar mı? diyorlar” sözleri aklıma geliyor.

Fırat Anlı’nın, “Ankara, bu durumu yanlış okuyor” dediğini…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliğini izlerken ön saflarda yer alan annelerin hemen yanlarında kızların en çok Kürtçe,“Yaşasın Sur direnişi”, “PKK sahibimizdir” sloganlarını attığını…

Bir grup Diyarbakırlı dostla gece yarılarına kadar süren sohbetlerde yaşanan bu tahribatın etkisinin belki yüz yılda silinemeyeceğini

Bir de Gültan Kışanak’ın, “Toplum en basit soruyu ‘niye’ diye sormuyor” dediğini hatırladım.

Başta, işi soru sormak olan biz gazeteciler olmak üzere bu soruyu sorması gereken kaç insan soruyor ki! Ya da sorabiliyor ki…


Bu haber, Haber Nöbeti bloğuyla birlikte Medyascope‘ta yayımlandı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s