Amed’de ilk gün – Mürüvet Küçük

Benim için Amed mizahın derin acılar yaşamış halklara mahsus inceliklerini taşıyan bir kenttir. “Kırıklar”, dar sokaklar, sokaklardaki tablacılar, ciğerciler, kendine has kahve ve hep dinamik akan bir yaşamla özdeşleşmiş bir kenttir. Hani her kentin kendisine has bir ruhu, sesi, kokusu olur ya… Anlatılanlardan, okuduklarımdan, tanıdığım dostlarımdan edindiğim izlenimle Amed’in bendeki sesi, kokusu, ruhu da böyle bir sentezi ifade eder.

Havaalanından çıktığımızda bu Amed’i bulamayacağımı biliyordum. Sur’dan, Cizre’de yaşananlardan sonra bunu beklemek abes olurdu zaten. Bu ruhsal durum içinden olsa gerek son 100 gündür barut kokusuna kesmiş Sur, havaalanının çok uzağında olmasına rağmen ilk aldığım koku o koku oldu. Vahşet, direniş, her an patlamaya hazır bir sessizliğin sentezi olan uğultulu bir ses hissettim kulaklarımda.

Haber nöbetinin 6. ekibinde yer alan diğer üç arkadaşla bindiğimiz taksiyle kente doğru yol aldık. Bilmediğim caddelerden, sokaklardan ilerlerken Sur’un bu bölgenin epey uzağında olduğunu söyledi arkadaşlar. Sur dışında kalan Amed’in halet-i ruhiyesini merak ederek yol boyunca karşılaştığımız her şeyi izliyorum. Gündelik hayatın rutin akışını görmek sarsıcı bir etki yaratıyor.

Bazı yerlerde hayvanlar baharın uyuşukluğuyla otlanırken, biraz ilerde Amed’liler yeşil alanlarda, parklarda toplaşmışlardı. Çocuklar bildiğimiz gibiydi… Bir öbek çocuk kurdukları oyuna dalmışlardı. Oyunlarının ne olduğunu merak ederek ilerliyoruz. Bu savaş, bu vahşet onların körpecik dünyalarında nasıl bir iz bırakmış, bu iz oyunlarının bile kıvrımlarına nasıl sinmişti acaba? Aynı şeyi parklarda toplaşıp son cemrenin düştüğü bu günlerde baharın kokusunu almaya çalışan insanlar için de düşünüyorum. Yanıbaşlarındaki Sur gündelik hayatın bu rutin havasının içinde nasıl bir yer kaplıyordur diye… İlerledikçe Amed’in henüz görmediğim küçeleri ve o kadim mahallelerine tezat bir imar ve kapitalist tüketim alışkanlıklarının tüm ritüelleri, reklamları, markaları gözüme çarpıyor.

Bir tarafta merkezi bir cadde olduğunu düşündüğüm caddenin tam ortasında konuşlanmış bir TOMA, bir tarafta gündelik hayatlarını sürdüren insanlar… Bu lüks konutlar, bu son model araçlarla hayatlarını sürdüren Amedlilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını düşünmeden edemiyorum.

Bu sessizlik, gündelik hayatın akışındaki bu rutinlik “gerçekten göründüğü gibi mi” diye düşünüyorum. Amed’in şu anki sessizliğiyle Kobanê’de IŞİD çetelerine karşı yükselen o görkemli direnişin ilk günlerindeki sessizliği arasında paralellik kuruyorum. O zaman da sessizliğin içinden büyük bir öfke biriktirdiği, serhildandaki duruşuyla açığa çıkmıştı.

Zaten keskin nişancılar, kobralar, zırhlı araçlar, iş makineleriyle yerle bir edilen Sur’a rağmen kentin böylesine şizofrenik bir görüntü sunması da ayrı bir travma aslında. Hele hele Cizre’den sonra böyle bir travmanın yaşanmamasının mümkün olamayacağı açık. Hemen her evinde bir şehidin, bir tutsağın olduğu bir kent burası…

Bu düşüncelerle haber nöbetimiz için ilk olarak Özgür Gazeteciler Cemiyeti’ne gidiyoruz. Cemiyetin eşbaşkanı ve Gün TV-radyodan bir arkadaş karşılıyor bizi. Nasıl bir planlama yapılacağını konuşuyoruz. Bu ilk gün yaşanan kirli savaşın insani boyutlarıyla doğrudan karşı karşıya kalan iki kurumu ziyaret etmekte karar kılıyoruz. Bulardan biri Mezopotamya Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği (MEYADER) diğeri de SES Amed şubesi. Her iki kurum da vahşet boyutlarına ulaşan bu savaşın sonuçlarını doğrudan gören, hisseden kurumlar.

İlk önce MEYADER’e gidiyoruz. Burası, onlarca yıllık özgürlük direnişinde evlatlarını, kardeşlerini, eşlerini şehit vermiş ailelerin oluşturduğu bir kurum. Yıllarca kendi kayıp çocuklarını aramışlar, toplu mezarlara gömülen, katledilen yakınlarının izini sürmüşler, cenazelerini omuzlamışlar.

Kapıdan içeri girdiğimizde acıları mağrur bir güce dönüştürmüş insanlarla karşılaşıyoruz. Eşbaşkanlardan Ayşe Dicle’nin dediği gibi onlar “güçlü olmak zorundalar”! Yakınlarının davasını bir çelenk gibi taşımak istiyorlar, bunun sorumluluklarını alarak yaşamaya devam ettikleri her hallerinden belli.

2008’de kurulan dernekte Eş Başkanlar Hasan Pençe ve Ayşe Dicle’yle görüşüyoruz. Bize süreci, bu süreçte kendilerinin yaptıklarını, karşılaştıkları zorluk ve baskıları, teşhis edilen cenazelere uygulanan vahşete tanıklıklarını anlatıyorlar.

Bu savaşın artık bir gerilla savaşı olmadığını, halk savaşına dönüştüğünü belirten eşbaşkanlar, Kürt halkının artık sadece gerillaya dayalı bir savaşla bu sorunu çözemeyeceğini düşündüğünü belirtiyorlar. Kürt halkının ayrılmaktan yana olmadığını sadece kendi gerçeğinin kabulü ve kendisini yönetmesinin mekanizmalarının yaratılmasını talep ettiğini, özyönetimin da aslında bu olduğunu vurguluyorlar.

‘90′ların acılarından başı dik şekilde çıkıp gelmiş bu insanlar, bugün yaşananlar karşısında her şeye rağmen şaşkınlar. “O zaman da faşizm aynı işkenceleri yapıyor, kadın bedenlerini teşhir ediyor, gerillaların kulaklarını kesip, gözlerini oyuyordu” diyorlar. Ama bugün ‘90′ların tüm kirli savaş birikiminin sentezi olan bir terörün kentlere taşındığını, yaratılan yıkımın savaş görüntülerinden farklı olmadığını, eskiden kaybederlerken şimdi artık sokak ortasında hoşuna gitmeyeni pervasızca kurşunladıklarını, cenazelere yapılan işkencelerin yeni biçimler kazandığını anlatıyorlar. Yaşadıkları onca şeye rağmen tanık oldukları vahşet karşısında şaşkınlık yaşadıkları her hallerinden belli. Bu kadar vahşetin ancak Hitler ya da IŞİD tarafından yapılabileceğini düşünüyorlar.

“Bu halk yalnız değil, dünya nezdinde bir yeri var. Ama bu süreçte sergilenen sessizlik-duyarsızlık bizi çok incitti” diye devam eden konuşmada söz şimdi neler yaptıklarına geliyor. Acılardan geçerek sınanmış bu insanlar şimdi taze acılar yaşayanların yaralarını sarmaya çalışıyorlar. Bir zamanlar aynı duyguları yaşadıkları, aynı çaresizliklerle-baskılarla karşı karşıya kaldıkları için şimdi Cizre’de, Sur’da ve diğer yerlerde vahşice katledilen ailelere destek olmaya çalıştıklarını anlatıyorlar. Ailelerin çocuklarının kimlik teşhisleri için kendilerine başvurduklarını, bu konudaki hukuksal prosedürlerin çözülmesine, cenazelerin kaldırılmasına yardım ettiklerini dile getiriyorlar.

Pekçok teşhise de katılmış olan bu insanlara “peki neler hissediyorsunuz, nasılsınız?” diye sorulduğunda, “İyi ve güçlü olmak zorundayız. Yoksa bu vahşetin taze acılarını yaşayanlara yardım edemeyiz” diyorlar. Gördükleri cenazeler karşısında yaşadıkları dehşeti örneklerle bize de yaşatıyorlar. Elbiselerine bir şey olmadığı halde bedenleri kömürleşen cenazeler, yüzünün derisi soyulmuş, uzuvları kesilmiş, gözleri oyulmuş, sayısız kurşunla delik deşik edilmiş cenaze görmüşler. Şaşkın, öfkeli ama kararlılar…

Dernek aslında uzun süredir toplu mezarların açılması ve buralara gömülen yakınlarının kimliklerinin DNA testiyle tespit edilmesi için çalışıyormuş. Uluslararası sözleşmelerin tanınması ve toplu mezarların bu sözleşmelerin kurallarına uygun şekilde açılması için… Bu konuda bugüne kadar aldıkları yolu örneklerle anlatıyorlar. Devletin o mezarlara saygısız yaklaşımına değiniyorlar. Fakat şimdi bu çalışmalarını askıya almışlar. Çünkü estirilen dizginsiz devlet terörü, abluka ve vahşi katliamlar karşısında şimdi katledilenlerin ailelerine yardım ediyorlar. Bu konuda oluşturulan kriz masasının bir parçası olmuşlar.

Ailelerin cenazelerini alma süreçlerinin de ayrı bir işkence haline getirildiğini anlatıyorlar. Mesela Cizre’de yakılıp, uzuvları parçalanmış elli cenazenin poşetler içinde Habur’da bir ahırda bekletildiklerini anlatıyorlar. Devletin DNA işlemlerini bilerek uzattığını bu arada da cenazeyi bilinçli olarak kimsesizleştirmeye çalıştığını vurguluyorlar. Mesela Sur’dan getirilen iki cenaze var diyorlar. Aileleri teşhis etmiş. Fakat üzerlerinden farklı kimlikler çıktığı için bu cenazeleri ailelere vermiyorlarmış. Çok basit bir işlem olan DNA tespitini ise bilerek sarkıtıyorlar. Bu tuttumlarıyla aileleri hem yıldırmak hem de cezalandırmak istediklerini vurguluyorlar.

Buna benzer başka başka örneklerle aslında evladını, yakınını kaybetmenin ağır acısına bir de başka başka faturalar eklendiğini anlatarak, kendilerinin en azından bu ağırlığın bir kısmını paylaşmaya çalıştıklarını ifade ediyorlar. Çuvallara doldurulmuş, uzuvları koparılmış, parçalanmış ve birçok ile dağıtılmış onlarca cenaze ve bu cenazelerin ağırlığını taşıyan onlarca, onlarca aile…

MEYADER, Kürt özgürlük hareketinin kanırta kanırta yarattığı tarihin en çarpıcı sonuçlarından biri… “Ne olursa olsun kardeşlerimizin mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğiz” cümleleriyle acılardan damıtılmış bu tarihe olan sarsılmaz bağlılıklarını dile getirerek bizi uğurluyorlar. Yaşadıkları acılar, sonrasında yaşanan daha büyük acılar onları adeta çelikleştirmiş.

MEYADER’den sonra bu abluka ve vahşetin en yakın tanıkları olan sağlık emekçilerini ziyaret ediyoruz. SES Amed Şube Eş Başkanı Ramazan Kaval bize bu süreçte hem sağlıkçılar olarak yaşadıkları zorlukları hem de abluka altında yaralanan insanların en temel hakları olan tedavi haklarının nasıl gaspedildiğini örneklerle anlatıyor. Sağlık çalışanı olmanın evrenselleşmiş etik kurallarının gereklerine uygun hareket eden arkadaşlarının keskin nişancılar tarafından nasıl katledildiğini, yaralılara müdahale etmelerinin engellenmesi için neler yapıldığını, bu nedenlerle basit yaralanmaları olan insanların nasıl ölüme terkedildiklerini ya da uzuvlarını kaybettiklerini çarpıcı örneklerle gözlerimizin önünde canlandırıyor. Sağlık çalışanlarının bu engellemeler karşısında seslerini duyurmak için yaptıkları beyaz eyleme değinerek, süreç boyunca aslında nasıl çırpındıklarını izah etmeye çalışıyor.

Gerek MEYADER’de gerekse SES’te anlatılan pekçok şey aslında “uzaklardan” okuyup, bilgisine sahip olduğumuz şeylerdi. Fakat bunları birebir yaşayan insanlardan dinlemek, onların vücut dillerinde, gözlerinde, mimiklerinde toplanarak canlı bir gerçeğe dönüşen tüm o vahşeti bu rejimi, yapıp ettiklerini çok iyi bilen beni/bizi allak bullak ediyor.

Bu ilk gün karşılaştığım insanların genel ruh halleri Amed’in ruhsal profili oluyor adeta. Bir taraftan acılardan damıtılan bir direngenlik bir taraftan bunu nasıl ve neden yapıyorlar şaşkınlığı, bir taraftan da tüm bunlar olurken çevrelerini kuşatan sessizliğin incinmişliği…

Amed’in hem Cizre karşısında gerekli tutumu alamamanın utancını ama hem de Türkiye cephesindeki sessizliğe olan sitemini sözlerin, seslerin kıvrımlarından anlayıyorum.

Cizre bahsi geçtiğinde bir günü birlikte geçirdiğimiz hemen tüm Amed’lilerin farklı bir duygusal iç dalgalanma yaşadıklarını duyumsamamak mümkün değil. Sur’da da aynı şeyin olacağı kaygısıyla iç içe geçen bu duygusal dalgalanmanın, Cizrelilerin “katledildiğimizde gelmediniz, şimdi de gelmeyin” sitemi, öfkesi karşısındaki eziklikle karıştığını hissediyorum.

Bu ezikliğin, bu sitemlerin, halklar arasındaki ruhsal kopuştaki bu derinleşmenin Amed’De de ve aslında tüm Kürdistan’da nasıl bir patlama dinamiği olarak işlediğini söylemekse abes olmaz sanırım. [SÜRECEK]

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s