Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu!* – Semra Çelebi

etha-20160226-sur-izlenim-12

Sokaklar kan irin gözyaşı kokuyor, hava güneşli ama kara bulutlar eksik olmuyor; bir yalnız bırakılmışlık hissi… Kürdistan’da insanlar hem dirençli hem tedirgin…

Ahmed Arif, Mezopotamya’nın kadim kenti Amed sokaklarından “uy havar” diyerek dünyaya sesleniyor. Sesini duyan var mı bilinmez… Kenti bir yürek gibi saran surların içinde, tank toplarıyla vurulan mahallelerde insanlar ölümü ya da bir umut “yaşamı” bekliyor. Sözlerde “Kürtler yüzlerce yıldır direniyor, bu sefer de direniş kazanacak” hissi, kalplerde kaya gibi oturmuş bir “ne olacak?” sorusu… Herkes baharı bekliyor, baharla gelecek umutlu, güzel, barış dolu günleri…

Sümerpark’ta anneler var. Kendilerini yalnız ve çaresiz hisseden anneler… Öylece oturmuş çocuklarının cenazelerini bekliyorlar… 13 yaşındaki oğlunu kaybeden de var; 17 yaşındaki kızını geride bırakan da. Hepsi Suriçi’nden komşu. “Biz birbirimizi burada tanıdık ama kim bilir belki de çocuklarımız arkadaştı” diyorlar; fotoğraflarını öpüp birlikte nasıl ölüme gittiklerini anlatıyorlar. Arada ziyaretçileri oluyor ama onlar birbirlerine sığınmışlar. Üzgünler, devlete çok kızgınlar ama asla Batıdaki insanları hele de anneleri suçlamıyorlar. “Onlara diyorlar ki terörist öldürdük. Bilmiyorlar ki bu çocuklar, bu mahallenin çocukları. Bilseler hiç bizi yalnız bırakırlar mı? Devlet onları da kandırıyor, bize düşman ediyor.”

Ondan sebep seslerini birilerinin duyurmasını istiyorlar. Tüm acılarını içlerine atıp gelen her gazeteciye teker teker anlatıyorlar. Belki yazarlar da birilerine iç kanamalarını duyururlar diye. Ve tek istedikleri çocuklarının cenazelerini alabilmek…

Sur’un yasaklı mahallelerinde 200 kişi bodrumlarda. Akıllarda ve dillerde sürekli Cizre. Diyarbekir surlarına uzaktan bakıp, tanklar mahalleleri ardı ardına bombalarken bir şey yapamamanın ezikliğini yaşayanlar “Gökten kar yerine kan yağdıranların” korkunçluğunu anlatıp acılarını paylaşıyorlar… Sur, Cizre olmaz diyen de var, en korkunç saldırıyı bekleyen de… Şu an için tek yapabildikleri bu.

Yasaklı mahallelere girmek mümkün değil. Yasağın kalktığı mahallelere girebilmek içinse o kadim surların etrafında dört dönmek gerekiyor. Tek Kapı’dan girerken özel harekat polislerinin sorularını ve üst aramasını geçebilenler, bombalarla harabeye dönmüş bir kentin sokaklarında hüznün doruklarında bir yolculuğa çıkıyor.

Sonra… sonra mahallesini terk etmeyen o dirençli yürekler çıkıyor karşımıza. Suratlarda öfkeyle karışık bir gurur. Genç bir adam, “Giden gitsin, ölsek de kalsak da mahallemizi bırakmayız. Gidecek biri varsa onlardır. Çünkü onlar işgalci” diyor. Mahallenin bakkal amcası yolumuzu kesiyor: “Mahalleyi bombaladılar da bir yere kımıldamadık. Bir yere de gitmeyiz. Yaz bunları. Sur direniyor.” Not alırken “Hangi gazete?” diye soruyor, Özgür Radyo cevabını alınca “Ohoo sen de bizdensin, zaten buralara bi bizimkiler gelir. Mesele ki o büyük başlar gelsin, görsünler devlet evimizi nasıl bombalıyor, kurşunluyor. Ama gelmezler ki… Bi tanesi geldi, zırhlı araçla, özel timle gezdi gitti. Öyle gazetecilik olur?”

Cevabı net ama ikimiz de susunca havada asılı kalıyor öylece.

“Tarafsız gazetecilik” hurafesini yayanları, gerçek tüm çıplaklığıyla yalanlıyor. Bir kadın yanından geçerken bizi görünce Kürtçe “Bunlar bizim gazeteciler, size karışan varsa söyleyin sizi koruyalım” diyor. Yüzümüzde beliren gülümsemeyi görünce Türkçe “yalandır?” diye soruyor. Yanımızda “iliştiğimiz” askeri, polisi, mülki amiri, muktediri olmayınca anlıyoruz ki biz “bizimkileriz” yani çoktan duruşumuzla taraf olmuşuz…

Darmaduman olmuş yüksek bir binanın önünde duruyoruz. Bir teyze dağılmış pazar yerlerine benzeyen gözleriyle yıkılmak üzere olan evine bakıyor. “Ben kızımın yanına gittim ama oğlum hala çocuklarıyla burada yaşıyor. Her gün gelip bakıyorum yıkılmış mı diye. Babam da burada, çıkmıyor. Bizi evsiz barksız bıraktılar” diyor.

Torbasında umut taşıyan eskici, yanmış yıkılmış evlerin ortasında anlatıyor “Mahalleyi bombaladıkları gün torunum doğdu. Kıyafetlerini almaya eve geldim, beni sokmadılar. Küçücük sabiden korktular.” Yıkılmış bir evin içindeki Kur’an kitaplarını gösteriyor “Bunlar nasıl Müslüman?” diye soruyor.

Kürtlerin kalbinin attığı Sur’da, 18 yüzyıldır ayakta turan Meryem Ana Kilisesi’nin duvarındaki “Cundullah Timi” ve hemen karşısındaki “TC Allah var, gam yok” yazılarını görünce akla Filistin ya da belki daha çok Vietnam geliyor. Bu öylesine bir savaş değil, bir halk tüm benliğiyle teslim alınmak isteniyor. Kürtler ağır bombardıman altında varlık yokluk savaşı veriyor.

“ÖZGÜRLÜĞÜN ERKENİ OLUR MU?”

Başka bir gün. Yer Mardin Nusaybin. Kürtlerin deyişiyle Nisebin’de bir ‘klam’ yükseliyor: nisebîna rengîn / bû hewar û qerîn / min got bira bo çî / ev nalîn û girîn / min nêrî min çi dît / tev polîs û mît / li alîkî kujtin / li alîkî girtin / li alîkî kujtin / li alîkî girtin…

Ozanın dediği gibi “renkli” Nusaybin’de her yan polis ve ajan, bir yanda cinayet bir yanda tutuklama… Yıllar öncesinden yazılmış bu sözler, Kürtlerin tarihini de özetliyor. Kente ayak bastığımızda gördüklerimiz kaderinin pek de değişmediğini gösteriyor. Sokaklarda PÖH’ler (Polis Özel Harekat), JÖH’ler (Jandarma Özel Harekat) zırhlı araçlarla cirit atıyor. Bu yüzden halk onlara “zırhlı delikanlı” adını takmış. Gözaltılar günlük rutin… Bir süredir cinayetler de.

Sekiz çocuklu bir annenin cenazesinden geliyor, görevden alınmış belediye eş başkanı. Yüzde 91 oyla seçilen ancak özyönetim için kolları sıvayınca tutuklanıp görevine son verilen Sara Kaya, günün büyük bölümünü cenazelerde, Adli Tıp’ta ya da mahkemelerde geçiriyor. Buna rağmen hala ölümlere alışamamış, hangi vicdanlı insan yavrusu alışabilir ki zaten… “Doğrudan yüzüne ateş etmişler, kadın oracıkta yığılıp kalmış, 10 yaşındaki kızı da yaralanmış. Kardeşine gidiyormuş. Sekiz çocuklu bir ana bu. Şimdi televizyonlardan bir teröristi daha öldürdük diyecekler. Katlanamıyorum artık…”

Sonrasında devlet, zırhlı araçta meydana gelen “teknik bir arızadan dolayı” ateşleme olduğunu ve kadının “yanlışlıkla” vurulduğunu açıklıyor. Bizim bildiğimiz teknik arıza radyoda televizyonda olur, en fazla yayın kesilir. Bu nasıl bir arıza ki, insan yaşamına böyle kolay malolabiliyor… Akıl bazen çok uzaklarda kalan bir akraba gibi, yitip gitmesi an meselesi…

Nusaybin’de bazı mahalleler tamamen “özsavunmaya” geçmiş. İnsan boyunda barikatların çevrelediği sokaklarda dev perdelerin altında çocuklar oyun oynuyor. Kadınlar yine evlerinin önünde muhabbette. İçinden kek kokularının yükseldiği, kadınlarla dolu bir eve giriyoruz. Kiminin iki, kiminin üç kiminin dört çocuğu var. “Çoluk çocuk evimizdeyiz, sokağımızdayız. Tanklarıyla toplarıyla gelsinler, burda ölmeye hazırız” diyorlar. Ölüm artık o kadar sıradanlaşmış ki, kendi aralarında ölürlerse cenazede taşınmak için özel fotoğraf çektirdiklerinden bahsediyorlar gülerek. “Sakın facebooktaki abuk subuk fotoğrafları kullanmayasınız ha” diye uyarıyor biri, kahkaha kopuyor… Kadınlar her zamanki gibi bu direnişin başrolünde. Öylesine net, öylesine kararlıları ki, neden son zamanlarda özellikle öldürülen kadınların çıplak bedenlerinin teşhir edildiğinin cevabı gibiler. En çok kadınlardan korkuyorlar…

Nusaybin’in farklı bir mahallesine geçiyoruz. Burası da devletin tanklı toplu saldırısına karşı hazırlıklı. YPS’liler mahallenin güvenliğini sağlıyor, kendi sistemini kurmaya çalışıyor. Halk meclislerine bağlı olmasa da onlarla birlikte faaliyet yürütüyor. Sekiz aydır abluka altındaki kentte mahalleli her türlü sorunun çözümü için YPS’lilere gidiyor, savaştan fırsat kalırsa asayiş işlerine de onlar bakıyor. Sadece gençlerden oluşan bir örgütlenme gibi gözükse de her yaştan insan görev alabiliyor. YPS’li komutan Çekdar Nisebin, “gerektiğinde bir annenin ekmek yapması bile katkıdır” diyor.

Adını doğduğu topraklardan alan komutan Nisebin o dillerden düşmeyen “Özyönetim ilanı erken mi oldu?” sorusunu yanıtlarken bizi başka bir soruyla baş başa bırakıyor: “Özgürlüğün erkeni olur mu?”

Mahalleden ayrılırken, “kulağında karanfil taşıyan halkımın oğullarına” yazılmış bir şiirden dizeler dökülüyor dudaklardan;

<i>”yurdundan ve yüzyılından
kovulmuş çocukların tarihinde
gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi…
(…) geçer devran, takvimler el değiştirir
gün gelir zulüm de göçer
zaman örter her şeyin üstünü
uzağı gören çocuklar bilir gelecek uzun sürer…” **</i>

*Ahmed Arif / Uy Havar
**Murathan Mungan / Karanfil

Semra Çelebi/@celsem – Özgür Radyo/Diyarbakır

Bu haber, Haber Nöbeti bloğuyla birlikte ETHA’da yayımlandı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s