Ergun Babahan: Haber nöbeti bu mesleğin namus nöbetidir!

IMG_2011

”Artık bundan kötüsü olmaz” diye düşündüğümüz olayların hep daha kötüsünü izliyoruz. Yıllardır Irak’ta, Suriye, Afganistan’da tanıklık ettiğimiz olaylar artık sınırlarımızın içinde yaşanıyor. Hrant Dink’in ölümünden önce ruh halini tanımlamak için kullandığı ‘güvercin tedirginliği”nin toplumsal versiyonunu yaşıyoruz. Tedirginiz çünkü insanlar ölüyor. Bir halk kanıyor.

Bizlerin insan olarak ayrı, gazeteci olarak ayrı sorumluluğumuz var.

Gazeteci, tarihin tanığıdır. Tarihi yazmaz ama tarihçiye o çabasında faydalı olacak günlük notlar düşer. O yüzden sorumluluğu sadece bugüne, okuruna karşı değildir. Gelecek kuşaklara, yarın yazılacak tarihe karşıdır.

Büyük medyada uzun yıllar üst düzey görev yapmış bir gazeteci olarak çok iyi biliyorum ki, bu ülkede gazeteciliğin asıl işlevi ‘resmi tarihe’ yalanlar üretmek, devlet ağzını kullanmak, insanı ve halkı yok saymaktır.

Dersim’den başlayıp durmak bilmeyen bu gelenek bugün AKP-Ergenekon versiyonuyla karşımızda. Özel harekat timlerinin zırhlı araçlarından bakarak yazmaya çalışıyor bölgenin tarihini.

Tarihçiye sadece bu notları bırakamayız gerçek olarak. Meslek ahlakımız, kendimize saygımız, insanlık onurumuz bunu yapmamıza izin vermez. Tıpkı bugünkü kuşaklara olan vicdan borcumuz gibi. Gerçeğin peşinden koşmak, onu gücümüz ölçüsünde yansıtmak bizim işimiz.

Kürt coğrafyasında bunu başarıyla yapan, bölge halkına canını tehlikeye atarak gerçekleri aktaran arkadaşlarımız var. Bu bilgileri yaymakta başarılı televizyon kanalları, radyolar, gazeteler, internet portalları da var.

Ama ülkenin batısı yalanlarla besleniyor. Bu yalanlar bin yıldır bir arada yaşamış iki halkı birbirine düşürecek bir boyuta doğru gidiyor. Sanki birileri bu bahaneyle Kürt Sorunu’nu 1915’teki gibi çözmenin hesabını yapıyor.

Kan siyaseti başta Türkiye’nin Kürdistan’ı olmak üzere tüm ülkeyi tehdit ediyor, çürütüyor.
Bolşevik Devrimi’nde olan bitenden habersiz St. Petersburg restoranlarında şampanyalarını yudumlayan Ruslar gibi yaşıyor Türkiye. Bölgede yaşananların ayırdında değil. ”Gelecektir vaad ettiği günler sana hakkın, belki yarın, belki yarından da yakın” demiş şair ama bugün gelmekte olan vaad edilen bir gelecek değil, bir felaket. Belki yarından da yakın.

Bu gerçeği görerek, kafasına tabanca dayanan, haber peşinde koşarken bacağından vurulan, Cizre’de bir bordumda kanayarak mahsur kalmış gazeteci arkadaşlarımız olduğunu bilerek katıldım bu nöbete.

Akıl edene, organize edene binlerce kere teşekkür.

Haber nöbeti, kendisine gazeteci diyen, gerçeği devletin resmi aracından değil de, halkın içinden görmek isteyen her gazetecinin katılması gereken namus ve ahlak borcudur. İmkanı olan her gazetecinin katılması gereken bir meslek sınavıdır. Ayrıca insanlık sınavı.

Farkında olmak ve farkındalık yaratmak.

Bugün görevimiz budur. Ancak, gerçeğin farkında olan ve kendine gazeteci diyen insanların ağırlıklı bölümü, iş farkındalık yaratmak bölümüne gelince sıvışmayı, susmayı, görmezden gelmeyi veya yalana teslim olmayı seçmektedir.

Bu nöbet aynı zamanda onları utandırma, korkaklık ve teslim olmuşluk hallerini yüzlerine çarpma nöbetidir.

Nöbete katıldım çünkü Kürt arkadaşlarımın ne koşullarda görev yaptığını çok iyi biliyorum.
Nöbete katıldım çünkü Kürt halkının çektiklerini de iyi biliyorum.

Bu nöbet, hem bölgede görev yapan arkadaşlarımıza yalnız olmadıkları mesajını vermek, hem de hızla gelmekte olan büyük bir felaketi önleme çabasına karınca kararınca bir katkıda bulunma nöbetiydi.

Aynı zamanda gelecekte çocuklarıma, bu felaket yaklaşırken sessizce oturmadığımı, mesleğimin ve insanlığımın bana verdiği görevi elimden geldiğince söyleyebilme, onların yüzüne utanmadan bakabilme nöbetiydi.

Bölgede onca zorluğa rağmen gülümseyerek, masadaki pidesini, peynirini benimle paylaşan genç arkadaşlarla tanıştım. Birlikte sahaya çıktım, Sur’da, Nusaybin’de, Kızıltepe’de olan bitenleri çıplak gözle gördüm.

Kara kışın soğuğunda evinden olmuş, bir dilim kuru ekmekle karnını doyurmaya çalışan bebeler gördüm.

Özel hareketçıların kamu düzenini sağlamak için değil de, bir halkı korkutmak, incitmek ve yerinden yurdundan etmek için çalıştığı ortadaydı. Devlet oradaki insanlara vatandaşı değil de, düşman gözüyle bakıyordu.

Diyarbakır, Türkiye’nin değilde işgal altındaki Irak’ın bir şehriydi sanki.

Hukuk ve demokrasiyle çözülebilecek insanî bir mesele, devlet aklının uçması sonucu koca bir ülkeyi iç savaşın eşiğine getirmiş durumda. Elbette böyle bir çatışma ortamından herkes aynı şekilde etkilenmeyecek. Ağır bedeli başta bu coğrafyada yaşayanlar olmak üzere Kürtler ödeyecek ama AKP’nin kendilerine istikrar, ekonomik güvence ve huzur getireceğine inanan veya inandırılanların da bedel ödemesi kaçınılmaz.

Kavgaya girince üstün başın temiz çıkamazsın. Savaşta hele iç savaşta hiç çıkamazsın.
HDP’nin yanına sadece bir parti daha eklemlense önlenebilecek, önü alınabilinecek bir gidişatı çaresizlik içinde seyretmek acı. Yarın bugünleri yazacak tarihçi bilsin bunu.

Çabaladık en azından. İnsanlar ölmesin diye, barış ve demokrasi hakim olsun diye.

Ergun Babahar – Özgür Düşünce

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s